11 Temmuz 2008

Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA)

Bu akşam Kırklareli'ne gidiyoruz. Belki piknik, belki balık, belki de sadece merada boş boş gezineceğiz. Seçenekler böyle olunca da hemen aklıma Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) geldi. Haberlerde ölen insanları gördükçe bir tedirginlik hissetmeden olmuyor.

Biraz araştırma ile kafamda acil bir eylem planı belirledim:
  • Kene varsa keneye dokunma, hemen doktora koş
  • Eğer doktora ulaşman zaman alacaksa keneyi kafasından, zedelemeden çıkart ve temas edilmeden alkol içinde tanı için sakla
  • Kimse de sana dokunmasın, sana bulaşan onlara geçmesin
  • Aşısı maşısı olmadığını da bil
KKKA var diye hafta sonunu eğlenmeden geçirecek değiliz. Sadece bir tedbir olsun diye ilgilendim ve hali ile biraz okudum. Hayatımı korkular üzerine kurmayı istemiyorum. Korku korkuyu doğuruyor ve bir süre sonra soluk alacak yer kalmıyor. Zaten zaman durmak bilmeden akıp gidiyor. Korku içinde beklemektense korkulanın çaresine bakmak lazım. Çare ise bilgi...

10 Temmuz 2008

Kalabalık Et Yığının Bir Parçasıyım Yani Saftaronum

Geçenlerde Oral Çalışlar yeni yazmaya başladığı Radikal'de bir okur e-postasını köşesine taşıdı. Şöyle deniliyor:
İlla şart mıdır, cahil bırakılmış, televizyon ile uyutulmuş, geleneklerin, dogmaların ve batıl inançların altında kalmış, kalabalık et yığınlarının düşüncelerine ve tercihlerine ne pahasına olursa olsun saygı duymak?
Aslında şöyle oluyor: Halkı cahil bırakacaksın. Televizyonla uyutacaksın. Geleneklerin, dogmaların ve batıl inançların altında ezeceksin.

Sonra da kalabalık et yığınlarının düşüncelerini ve tercihlerini belirleyeceksin. Onları bir yığın olarak şekillendirecek, bölecek, çarpacak, toplayacak ve çıkartacaksın.

Bunu niye yapacaksın? O ayrı bir konu: İktidar mı desem, yoksa hırs mı? Belki de para, bilmiyorum.

Olmazsa mankurtlaştıracaksın. O da şöyle oluyor:
Kafaları traşlanarak deve derisinden yapılmış bir başlık geçirilen insanlar güneşte bırakılırlar. Zamanla kuruyan deve derisi kafaya sıkıca yapışır. Bu arada yeniden uzayan saçlar çıkacak yer bulamazlar ve kafanın içine (beyine) doğru uzarlar.

Hikayede Dönenbay’ın oğlu efendilerine hizmet ederek oku annesinin kalbine atar.

Gelelim bana, ne yazık ki bu et yığınlarından bir parçayım. Mankurt olmadan; televizyonla uyutulmadan; geleneklerin, dogmaların ve batıl inançların altında ezilmeden yani çarpılmadan, bölünmeden, toplanmadan ve çıkartılmadan nasıl yaşarım?

Saftirik bir delikanlı iken saftaronluğuma bir çözüm bulmuşluğum var ama işe yarayacak mı yaramayacak mı öldükten sonra arkamdan söylenenlerle bilebileceğim :)

Saftaronluktan bıkmışlığımın çözümü okumaktı. Şimdi de mankurtlaştırılmamak için yine okumak diyorum. Hatta bir "et yığını" olarak saçlarımı okuya okuya dökersem, kafama geçirilecek olan deve derisi sadece başımı sıkar ama en azından beynime saçlar batmamış olur.

Doğal bir tarama özürlü potansiyelinin farkının da olması lazım, değil mi? Hatta daha az şampuan kullanmak gibi maddi yararlarının yanında böyle bir fayda harika olur.

Not: En iyi küfürüm olarak seçtiğim iki kelime var. Birincisi saftirik ve ikincisi dangalak :)

Not: Mankurtlaşma geçenlerde kaybettiğimiz büyük yazar Cengiz Aytmatov'un ünlü eseri Gün Olur Asra Bedel'den... Ben Cemile'yi çok sevmiştim ama yine de en çok Gün Olur Asra Bedel'i şaheser sayarım.

"Liberalizm ve cehalet üzerine"

Halil Berktay geçenlerde Taraf'daki köşesinde "Liberalizm ve cehalet üzerine" başlıklı ile bir yazı yazdı:
Bu olağanüstü birikimi bilmeden, tanımadan liberalizme dudak bükmek, kişinin kendi düşünce sığlığından başka neye tanıklık eder?

Bu, bilgiye artık vahiy ve otorite (revelation and authority) yoluyla değil, mantık, deney ve deneyim (reason, experience and experiment) yoluyla ulaşma ilkesi ve yöntemi olmaksızın; bu eleştirel akıl, bu hürriyetçilik, bu hukuk ve adalet anlayışı olmaksızın; bu birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı vurgusu olmaksızın, çağdaş demokrasi olabilir miydi?

Marx olabilir miydi?
Fazla söze gerek yok.

Televizyon Enflasyonu Varmış

Televizyon kanallarının farklı isimler altında olanlarından başka aynı kanalın farklı versiyonlarını da görünce bu kadar çok kanalın gerçekten izlenip izlenmediğini merak ettim.

Elbette çeşitlilik önemli idi ama benzer şeyleri tekrar tekrar sunmanın ne anlamı var?

Güzel Görünümlü Tarla Tutkunu Köylüler

Televizyon muhabiri aynen böyle dedi: "Köylüler tarlalarının güzel görünmesi için..."

Televizyon ile radyo arasında çok büyük bir fark var. Bunu size anlatabilmenin en güzel yöntemi bir futbol karşılaşmasını aynı anda hem televizyondan hem de radyodan takip etmeniz olacaktır. Radyo spikeri maçı aktarabilmek için çok renkli bir anlatıma başvurmasına rağmen -günümüz Türkçe'si ile ne kadar olabiliyorsa- aynı mekanda bulunan televizyon spikeri pek yorulmaz.

Televizyon göstermek için vardır. Sözden daha çok görüntü ile işini yapar dedikten sonra acaba televizyonda sözün kalitesi önemli mi sorusu akla geliyor.

Dün bir haber kanalımızın Mersin'in Gülnar ilçesinde başlayan yangın sebebi ile -galiba Delikkaya köyünden- yapılan canlı bağlantı sırasında televizyon muhabirinin söyledikleri kafamın içinde girdi ve çıkmak bilmedi. Muhabirin yangının başlamasını anlatırken köylülerin anız yakmasının sebebi olarak tarlaların güzel görünmesi olduğunu bir çırpıda söyleyiverdi.

Bunu sadece söylemiş olmak için yaptı. Zaten televizyon göstermek için değil mi idi? Ne söylediğinin önemi var mı?

Anızların yakılması çok boyutlu bir mesele olarak Türkiye'nin bitmek bilmeyecek sorunlarından biri ama muhabirimiz farklı düşündüğünü canlı yayında ortaya koydu.

Televizyon göstermek içindir ve söz boş olsa da - yanlış olsa da olur? Acaba öyle mi?

07 Temmuz 2008

Erdem Bayazıt (1939-2008)

Elimde Erdem Bayazıt'ın Şiirler kitabı var. Vefat haberini öğrendikten sonra elimden düşmüyor. Oysa ki şiirlerden mısralar hep dilimin ucunda...

Ölüm denildiği zaman Bulmak şiirinden:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair'den:
"Telgrafın tellerini kurşunlamalı"
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Ölüm Risalesi'nden:
Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum
Ve son olarak yine Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair'den:
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
Erdem Bayazıt ile hiç görüşmedim, konuşmadım ve -bildiğim kadarı ile- aynı mekanda hiç bulunmadım. Dün akşam birkaç televizyon kanalında bazı görüntülerini izledim ama daha önceden bunları gördüğümü hatırlamıyorum. Elimdeki şiir kitabından başka bir tane daha şiir kitabı varmış ama onu da yeni öğrendim. Dergi köşelerinde başka yazıları var mı yok mu bilmiyorum. Ancak yazdığı birkaç mısra ile o kadar yakın şeyler hissediyorum ki anlatamıyorum.

Şiirler kitabını ise galiba önce Cahit Zarifoğlu ve peşinden başlayan Rasim Özdenören okumalarım sırasında satın almış olabilirim. Yani doksan dört veya da doksan beş olabilir.

Google'da biraz arama yapınca 29 Mart Cumartesi günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde Erdem Bayazıt'ın şiiri, şairliği, kişiliği konulu bir program düzenlenmiş. Orada Rasim Özdenören "Bayazıt’ın Ankara’da Milli Kütüphane’de çalıştığı sıralarda böyle bir görevi olmamasına rağmen ve hiç gocunmadan; yaşlı hademeye ve kütüphane memurelerine kıyamayıp, bütün kitapları kayıt için yukarıya ve kayıt işini hallettikten sonra tekrar aşağıya kendi taşıyışını" anlatmış.

Ayrıca bugün TRT2'de 19:55 gibi Erdem Beyazıt Özel programı da var.

Allah mekanını cennet eylesin. Amin.

Not: Bugün ikindi namazından sonra Eyüp'te cenaze namazı kılınacakmış. Gitmek isterdim ancak dün ertelediğim bir mesele için başka bir yerde olmam gerekiyor. Çok üzgünüm...