31 Mayıs 2007

Dino Merlin İstanbul'da



Emir Kusturitsa ve Goran Bregoviç gibi birçok ünlü isim, savaş sırasında Bosna’yı terk ederken, Dino Merlin Saraybosna’yı terk etmeyerek farkını ortaya koydu.

İşte bu yürek ister. Elbette gitmesi gerekenler olacaktır. Zarar görmemesi gerekenler de olacaktır. Ancak kardeşlerinin öldüğü bir günde gitmeyenler...

Dino Merlin 3 Haziran Pazar günü, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda saat 20:30'da konser veriyor. Giriş ücretsiz...

30 Mayıs 2007

"Dostlar Alışverişte Görsün"

Kendime engel olamadım ve aday oldum. Aslında sadece oy kullanacaktım.

Hem oy kullanmamakla övünürken Blogger's Choice Awards'a bloğumu ekledim :)

Sizlerde bloğunuzu ekleyin ve lütfen bana haber verin ki -karşılığında oy beklemeden- size de oy vereyim :) Cidden...

Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum ama -son zamanlarda sözlerini tartmadan yazanlar olsa bile- blogların Türkiye'nin geleceği olduğuna inanıyorum.

My site was nominated for Best Foreign Language Blog!

29 Mayıs 2007

İstanbul İstanbul

Neden hala İstanbul?

İstanbul'da doğmadım. İki yaşımda gelmişim. Bizimkilerin altmışlarda başlayan İstanbul yılları nerede ise herbirinin tekrar Kırklareli'ne dönmesi ile son bulmakta olmasına rağmen neden ben hala İstanbul'dayım?

O kitaplardan okuduğum Boğaziçi Medeniyeti'nden, bir gün bile olsa yaşanacak zamanı olmayan; trafiği canavar, sokakları korkulu, insanları kaba ve arsız bu şehir neden hala beni çekiyor?

Yahya Kemal şöyle diyor:
Gelmek’çün ikinci bir hayâta,
Bir gün dönüş olsa âhiretten:
Her ruh açılıp da kâinata
Keyfince semada bulsa mesken;
Talih bana dönse nâzikâne
Bir yıldız verse mâlikâne;
Acaba bana da ikinci bir hayat bahşedilse, Yahya Kemal gibi bir yıldız mesken verilse, yine de İstanbul'da mı yaşamayı isterdim?

Bilmiyorum!

Büyük Şair ise şöyle devam ediyor:
Bigâne kalır o iltifâta
İstanbul’a dönmek isterim ben.


Not: Lostvari bir şekilde diyecek olsam, "Vardır bir gizemi" derdim, galiba...

28 Mayıs 2007

Koltukta Uyuya Kalmak

Gece film izlerken yine koltukta uyuya kalmışım. Gecenin üçünde, üşümüş bir halde, başım ağrıyorken kalktım. Son zamanlarda, daha doğru nerede ise her yaz bunu yapıyorum. Ne çok seviyorum bu koltuğu...

Hafta sonunda ise bizim çocuklarla iki defa sinemaya gittik. İlki Karayip Korsanları Dünyanın Sonu süperdi. Çok eğlendim. Diğeri ise uzun zamandır beklediğim bir David Fincher filmi olan Zodiac idi.

Filmler hakkında okumadan, kim çevirmiş olduğuna bakmadan mı izlemeli bilmiyorum ama Zodiac beklediğim gibi değildi. Fincher'in Panic Room iyi idi; The Game harika idi; Se7en ise kusursuzdu ama bu... çok uzun ve hikaye anlatımı olarak pek eğlenceli değildi.

Bir pazar gününde, en azından bir piknik alanında, kuş sesleri eşliğinde, sabah erkenden uyanıp marketten satın aldığınız domates, biber, salatalık, peynir ve belki de biraz şansınız varsa çay eşliğinde sevdiklerinizle olmak yerine eğer film izlemeyi düşünüyorsanız Zodiac doğru bir tercih olmayacaktır.


Karayip Korsanları ise tercih meselesi edilebilir. Ancak unutmamak lazım ki her yaştan izleyicisi bulunan böyle büyük bir filmi, Hollywood bazı özel şeyleri işlemekten geri durmayacaktır. Bunlardan biri de iş için her şeyi yapabileceğimiz. Yine şöyle bir söz vardı: "Kişisel değil; sadece iş!" Kaç filmde, kaç dizide duyduğumu hatırlamıyorum ama gereğinden fazla olduğu kanısındayım.

Pazartesi sabahı, yine de piknik mi, Karayip Korsanları mı diye sorarsanız; ben gündüz sessiz bir piknik, akşama da sinema derim.

Hem Elizabeth kimi seçecek? Kaptan Jack Sparrow mu, yoksa William Turner mı?



24 Mayıs 2007

"İyi İş" veya Hayat

Soyadını telaffuz etmeyi bırakın, yazmakta bile çok zorlandığım Mihaly Csikszentmihalyi'nin bir süre önce İyi İş isimli kitabından bahsetmiştim. Hatta MESS'in bastığını ve çok beğendiğimi yazmıştım. Kitabı okurken bunu mutlaka blogta yazmalıyım dediğim bir bölüm vardı. Bugün bir parça anlatmaya çalışacağımı düşünüyordum ki sabah önce selinzz'in sonra ustertuna'nın yazılarını okuyunca, yazıyı bir miktar daha ertelemeye karar verdim.

"Dışarıda Yaşam Var" yazısında selinzz şöyle diyor:
Birbirine bağıran kızan; insani hırsla birbirini üzen insanlar yok.. Yetişme, yetiştirme derdi yok; 17 inch ekranlara sıkışmamış insanlar var ve muhtemelen şatafatlı plazalarda -neredeyse- yaşayan insanlardan daha mutlular..
"Birey ve Toplum" yazısında, ustertuna:
Sonra birden bire birey olduğumuzun farkına vardık. İletişimin hızlanması sayesinde TRT2 ler sonra da Magic Box'lar girdi hayatımıza. Telefon yazdırmaz olduk. Herkesin evinde telefon yokken herkesin elinde telefon oluverdi. Otoyolarda hızlandık. "Bi kaset koyup, neşemizi bulduk". Daha çok kazandık, daha çok harcadık. Bi sürü alışveriş merkezimiz oldu. Hem de klimalı.
İki yazıyı da mutlaka okuyun derim...

Not: Bir süre önce Google Reader'dan bir script ile beğendiğim yazıları işaretliyor ve blogta gösterilmesini sağlıyordum. Tasarım ve yazılara yine sıfırdan başlayınca yerine yerleştirmemiştim. Şimdi de beğendiğim yazıları link olarak toplamak yerine bunları barındıracak bir blog daha iyi olur diye düşünüyorum...

23 Mayıs 2007

Mezar Taşı

Konuya nasıl başladığını hatırlamıyorum. O gün, özünde galiba şöyle birşeyler söylemişti: "Ölüm ilanımın çok özel olmasını istiyorum" ve eklemişti "Benim çok ilginç bir hobim var; ölüm ilanlarını takip ederim."

Galiba hayatta yaptıkları ile anılmak ve asla unutulmamak istiyordu. Başarılı bir kariyer ile bunu sağlayacağını düşünmüş olabilir. Belki de bir anne olarak çocukları ile anılmayı umut ediyordu.

Bilmiyorum ama o an böyle bir konuşma hiç hoşuma gitmediğinden konuyu değiştirmiştim. Oysa ki yapılması gereken -bana vazife olmamasına rağmen- iyice deşmek ve meseleyi ortaya çıkarmaktı.

Bir başka boyut için, Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Fahim Bey ve Biz" isimli romanının ilk bölümü olan "Bir Ölüm Haberi" okunmaya değer. Fahim Bey'in ölümü üzerine gazetede "Hazin Bir Vefat" başlığı altında bir fıkra çıkar. Ancak ertesi gün, Fahim Bey için yazılan "eski maslahatgüzarlarımızdan" olmadığını belirmek için bir tekzip yayınlanır. Halbuki birkaç gün bile olsa bu işi yapmıştır.

Zavallılar! Kim bilir, haklı veya haksız böyle tekzipler karşısında ne kadar müteessir olurlar! Ya biçare Fahim Bey! Kendi kendime "O eğer ölmemiş olsaydı, belki bu tekzip yüreğine iner, bu vaka karşısında ölürdü!" dedim.

Önemli olan iyi hatırlanmak, anılmak, unutulmamak.

Bunları başaramamışlar için mezar taşları bir süre vazifeyi yerine getiriyor. Bugün hafif.org'ta "Mezar Taşınızı Şimdiden Hazırlayın" başlığını görünce, Tombstone Generator ile kendime bir mezar taşı hazırladım.

İnsan kendini pek iyi hissetmiyor :(

Dürüstçe söylemek gerekirse Azrail vazifesini yapmadan bir parça hayalim var: Çok sevmiş, çok sevilmiş olmak; yazmış, başarılı olmak; hayallerini gerçekleştirmiş; bir baba, bir dede olarak yaşamı tamamlamak (amin)...

21 Mayıs 2007

"Bir Teyze Daha"

Bir adam, bir olaya şahit olur ve bunun için de ses kaydı yapar, güzelce yazmak istedikçe de batırır. Az önce bir karar aldım ve baştan yazdım; yine olmadı. Hikayem güzel ancak anlatamıyorum. Belki de yazılmaması gerekiyordu ama anlatmak istedim :(

Sorularım Var

  • Bu yaz susuzluk çekecek miyiz?
  • Sabaha kadar yağmur yağsa barajlar dolar mı?
  • Küresel ısınma mı, yoksa kuraklık mı?
  • Islanan gömleğim mi, yoksa ben miyim?
  • Sabah yağan yağmur ile gece yağan yağmur arasında fark var mı?
  • Yağmurda ıslanmak neden dinlendirici oluyor?
  • Çicekleri yağmur suyu ile sulamanın faydası olur mu?
  • Yağmur suyu içmenin özel bir şifası var mı?
  • Yağan yağmurun neden romantik olduğu düşünülür?
  • Ne zaman yağan yağmur altında yürürken mutluluğu hissedeceğim?

... gibi sorular aklıma geldi. Cevaplarını bilmiyorum sadece birkaç soru sormak istedim.

18 Mayıs 2007

Sabah Sabah

  • Sabah sabah aklıma nereden geldi ise yıllar evvel satın almış olduğum ayakkabıları, neden yirmi bir gün giydikten sonra bir daha hiç giymediğim geldi. Onlarla basketbol oynamayı düşünürken futbol oynamıştım. Neden?
  • Bazen aldığım kitabı okumak için aylarca bekliyorum. Bunun da neden böyle olduğunu bilmiyorum.
  • Papatya falını ilk defa nerede öğrendiğimi hatırlıyorum ama kaç yaşımda olduğumu hatırlayamıyorum. Oysa bir çocuk olsam da papatya falları ne kadar da saçma gelmişti.
  • Bak şimdi de kaç yaşımda olduğumu hatırlayamamak canımı sıkıyor.

Nasıl oluyorda nerede olduğunu adım gibi hatırladığım, anlamsız bulduğum papatya falları, şimdi gözüme pek bir özel gözüküyor. Yoksa yaşlandıkça saçmalamaya mı başlıyorum?

Alış-veriş merkezinde papatya tohumları görünce satın almakta ne oluyor?

Dedim ya, sabah sabah... İşte aklıma esti ve bir süredir evde bekleyen papatya tohumlarını ekmeye niyetlendim.




Aslında olayın bir başka boyutu daha var ki anlatmalıyım: Demet'in Papatya Falları şarkısını birkaç kez radyoda dinleyince çok huşuma gitti. Alışverişe çıktığımda da tohumlarını görünce dayanamadım satın aldım. Evde hala ekilmeyi bekliyorlardı ki bu sabah uyandım ve tohum ekmek için güzel bir gün dedim.

Yok, olayın Schrondinger'in Kedisi ile bir ilgisi yok ama belki fikrim değişebilir.

Sabah sabah; tövbe tövbe!

16 Mayıs 2007

"How to Lose a Guy in 10 Days"

Romantik-komedi işte. Basit, eğlenceli ve hoşça vakit geçirmek için. Ama bazen bunu iyi yapıyorlar. Kanımca onlardan biri de bu.

Vakit kaybı mı? Belki ama o vakti kaybetmeye ihtiyacın olunca, kaybedilen başka bir şey de olabiliyor.

İşte böyle bir akşam.

Hımm! Unutmadan Kate Hudson çok şeker :)

"Bulutların Üstüne Tırmanırken"

Anı okumasını seviyorum. Belki de blogları bu kadar çok severek okumamın nedeni de budur. Bloglar da birer anı değil mi?

Kitaplaştırılan anılardan veya iyi yazılmış bir blogtan bazen aldığım keyif ve dersler inanılmaz boyutta olabiliyor. Yerimde duramıyor odada bir tur atıyor ve tekrar kitaba veya da blogun eski yazılarına balıklama dalıyorum.

Dün aldığım -biraz aramak zorunda bile kaldığım- bugün yarısına kadar okuduğum, Cem Kozlu'nun "Bulutların Üstüne Tırmanırken" isimli kitabı bir görmenizi dilerim.

Cem Kozlu'yu göreve Özal getirmiş. Başbakan vizyonu ile uyumlu bir THY'ye ihtiyaç duyduğundan, bu işi iyi yapacağına inandığı kişiyi de daha önce havayolları konusunda tecrübesi olmasa da görevlendirmiş. Siyasi olarak arkasında da durmuş. Sonucu hepimiz biliyoruz.

Daha okumasını bitirmediğim bir kitabı yazdığımın farkındayım. Ne yapabilirim ki, bazen "vay be" diyorum, bazen de "zaten başka türlü nasıl olmasını beklenir ki" diye kendi kendime söyleniyorken kitabın bitmesini beklemenin bir anlamı yoktu.

Tavsiye ederim.

15 Mayıs 2007

Ah Bu Filmler

Daha bir çocukken şöyle bir karar almıştım: Bırak film izlemeyi de hayatın film gibi olsun :) Nedense ben hala film izlemeye devam ediyorum.

Şimdi gelelim son günlerde izlediklerime:

Dün geceye kadar daha izleyemediğim ama iade zamanı gelmiş olan Queen'i zevkle izledim. Helen Mirren'a bir Oscar kazandıran bu film ile Kraliyet ailesi hakkında bir fikir sahibi olmanızı sağlayacaktır. Ancak kesinlikle büyük beklentilere girmemenizi tavsiye edeyim.


Bir süredir George Orwell'in ünlü eseri 1984'ün filmini izlemek istiyordum. Ancak bir türlü bulamıyordum. Meğerse boşuna arıyormuşum. Ersan'da varmış. Zahmet etti ve bana bıraktı. Film beklentilerimi karşılamadı. Daha iyi olmasını bekliyordum.


Little Miss Sunshine ise iki Oscar'lı bir film. Müzikleri bir harika idi. Beğendim. Özellikle de o minibüse binmeleri var ki :)


Spiderman 3 için ise pek bir şey söylemeye gerek yok. Çok para harcadılar ve bunu almak istiyorlar ancak benim için en iyisi Spiderman 2 olmaya devam ediyor. Hele ki cafe sahnesi müthişti. Son filmde böyle bir sahne aklımda kalmadı. Yalnızca Kirsten Dunst yine çok güzeldi. Bu kızın farklı bir ışıltısı var.



En iyisi bir süre film izlememek diyeceğim ama merakla Zodiac'in gelmesini beklliyorum.

14 Mayıs 2007

"Yolda Kitap Okumak ama"

Daha ilginci ise aynı anda konuşmayı beceriyorlardı. İlk önce birbirlerini dinlemediklerini düşündüm ama biraz dikkat edince farkına vardım ki dinliyorlar ve cevap veriyorlardı. Çılgınca bir haldi. Bir an Children of Dune'da iki Atreides kardeşin satranç oynamaları gözüme geldi.

Danışma Kurulu

Canım çok sıkılmıştı ve o an bir daha blog tutmamayı düşündüm. Sonra bir süre ara vereyim dedim. Hatta tekrar yazmaya başlamak için bir tarih bile belirlemiştim. Ama dayanamadım; 1 Haziran'ı beklemeden tekrar yazmaya başladım.

Meğerse yazmak ne büyük bir ihtiyaçmış.

Bu süre zarfında da kafamda birkaç iyi fikir de gelişti.

Daha önce kısa kısa yazmaya çok özen gösteriyordum. Bunun bazı dezavantajları vardı ki beni çok rahatsız ediyordu. Bir söz söylüyordum ancak bu sadece o an kafamda olan biten için geçerli idi. Bir süre sonra yazıya ilaveler yapılması gerekiyordu. Ancak bunu da yapmıyordum.

Bu konuya bir çözüm buldum. Blog için geçmiş zamanlardan veya da hayal dünyasından bir danışmanlar kurulu toplamaya karar verdim :) Konuyu zamanla daha da detaylandırmak için sadece yorumları ile katılacak bu yüksek şahsiyetler ile blog renklenmeye başlayacak.

İlk kurul 10 üyeden oluşuyor: Casanova, Dimne, Don Quijote, Kelile, Machiavelli, Melek, Miyamoto Musashi, Sanco Panza, Sun Tzu, Şeytan...

Zamanla bazılarının sesi soluğu duyulmaz olabilir ama onları unuttuğumdan dolayı asla değildir. Sadece daha kalabalık bir kurulda söz söyleme sırasının daha geç gelmesindendir. Farkındayım bazıları da hiç susmayacaktır.

Bana hitap şekillerinin de farklılık göstermesini bekliyorum. "Evladım" diye hitap etmelerinden, "Efendim"e kadar...

Kurulda Şeytan ve Melek'te bulunuyor. Bu konuda kısaca şunu söyleyebilirim. Şeytan'ın danışmanlığı nefsim ile ilgili olacaktır. Nefsimin danışmanlığı ancak Şeytan'ın ki ile bir olabilirdi. Melek ise sadece kutsal kitaplardan söz söyleyecek. Bu daha çok Kur'an-ı Kerim'den olacaktır.

Machiavelli ve Casanova'da pek sevilmezler ama benim için önemliler. "Prens" kabul etsek veya da etmesekte, tarihte etkili olmuş kitapların üst sıralarında yer alır. Ve Casanova'dan daha büyük bir imaj danışma da düşünemiyorum. Yaşadıklarını en güzel şekilde anlatmayı bilen kaç kiş var ki...

Kelile ve Dimne ise iki tatlı çakal. Ben onları çok sevdiğimden kurula davet ettim. Umarim ki fazlaca haylazlık yapmazlar. Elbette Beydeba daha büyük bir danışman olurdu ama ben Kelile ve Dimne ile çok iyi anlaşacağımı düşünüyorum.

Sun Tzu için söz söylemeye gerek yok. Yazdıklarını her işe uyarlıyorlar. Miyamoto Musashi'yi ise Beş Çember Kitabı ile öğrenmiştim. Olağanüstü bir savaşcıdan faydalanmak lazım.

Don Quijote ve Sanco Panza'yı da anlatmaya gerek yok.

Kurul bundan böyle yorumları bir miktar arttıracaktır ama yine de değerli olanlar blog yazarlarının bıraktıklarıdır.

Merhaba Dünya

Merhaba Dünya; Merhaba Blog; Merhaba...