29 Aralık 2007

"Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?"

İkinci soru ile devam ediyorum:

Bloğum için, belli bir konu çerçevesinde düzenli bir şekilde yazı yazmak için farklı çabalara girdiğim oldu ancak bunu bir türlü başaramadım.

Böyle bir niyetin sebebi ise ilgimi çeken belli bir konuda bir birikim yapmak, yeni öğrendiklerimi paylaşmak ve benzer bloglarda neler olduğunu duyurmak idi. Bunun için farklı alan adlarında yazı yazmayı bile düşündüm ama bir türlü istikrar tutturamadım.

Evet, zaman zaman gayrimenkul sektörü ilgimi çekiyor, hatta perakendecilik veya yeni teknolojiler ve hatta global krizler, gelecek senaryoları, eskimeyen romanlar, yeni kitaplar, güzel filmler... Bunların hepsi ilgi alanımın içinde yer alıyor ve bambaşka konularda da yeni şeyler okuyacak ve öğreneceğim.

Bunları paylaşmadan olur mu?

Bir başka mesele daha var aslında. İnsan anlatmak istiyor; yaptığı bir hatayı, hatıraları hiç silinmesin istediği bir günü veya da ölüm anında söylemek istediklerini...

Bunlardan dolayı "içimden geldiği gibi" yazıyorum. Hem ayrıca hiç unutulmaması gereken şiir meselesi de var. Mesela Ahmet Haşim'den:
"Şairdir şiiri anlatan
Şairdir seni tanıyan
Şairdir duyguları yaşayan
Şairdir size bakan"

"Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?"

İkinci soru ile devam ediyorum:

Bloğum için, belli bir konu çerçevesinde düzenli bir şekilde yazı yazmak için farklı çabalara girdiğim oldu ancak bunu bir türlü başaramadım.

Böyle bir niyetin sebebi ise ilgimi çeken belli bir konuda bir birikim yapmak, yeni öğrendiklerimi paylaşmak ve benzer bloglarda neler olduğunu duyurmak idi. Bunun için farklı alan adlarında yazı yazmayı bile düşündüm ama bir türlü istikrar tutturamadım.

Evet, zaman zaman gayrimenkul sektörü ilgimi çekiyor, hatta perakendecilik veya yeni teknolojiler ve hatta global krizler, gelecek senaryoları, eskimeyen romanlar, yeni kitaplar, güzel filmler... Bunların hepsi ilgi alanımın içinde yer alıyor ve bambaşka konularda da yeni şeyler okuyacak ve öğreneceğim.

Bunları paylaşmadan olur mu?

Bir başka mesele daha var aslında. İnsan anlatmak istiyor; yaptığı bir hatayı, hatıraları hiç silinmesin istediği bir günü veya da ölüm anında söylemek istediklerini...

Bunlardan dolayı "içimden geldiği gibi" yazıyorum. Hem ayrıca hiç unutulmaması gereken şiir meselesi de var. Mesela Ahmet Haşim'den:
"Şairdir şiiri anlatan
Şairdir seni tanıyan
Şairdir duyguları yaşayan
Şairdir size bakan"

26 Aralık 2007

Kısaca

Aklıma eseni yazmak istiyorum. Bu sabah uyandığımda gece gördüğüm rüya ile baslayacak; gece yastığa başımı koyduğum an kurduğum hayal ile son bulacak. Burada değil, paylaşmak için hiç değil; çünkü değmez.

Kısaca

Aklıma eseni yazmak istiyorum. Bu sabah uyandığımda gece gördüğüm rüya ile baslayacak; gece yastığa başımı koyduğum an kurduğum hayal ile son bulacak. Burada değil, paylaşmak için hiç değil; çünkü değmez.

24 Aralık 2007

"Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?"

Blog yazmaya başlamadan önce, 2003 yılının Ağustos'unda alisaglam.com alan adını tekrar satın almış ve İnternet'te yazı yazmaya niyetlenmiştim. Aklıma esen şeyleri yazacağım ve dostlarımın katkısı ile geliştireceğim bir alan olmasını istiyordum. Başlamak işin zor kısmı idi ve bir türlü "vira bismillah" diyemiyordum.

2005 yılında, doğum günümde Blogger.com'un yapısı ile bir site oluşturmanın çok kolay olduğunu gördüm ve blog nedir bilmeden blog yazmaya başladım. İlk zamanlarda ne yazmam gerektiğini, her aklıma esenin yazmanın nasıl olacağını bilmeden denemeler yapıyor ve resimler gönderiyordum. Bu süreç dostlar arasında şaka konusu bile oluyordu :) Bazen dostların videolarını bloğa taşıyor ve zevzeklik ediyordum.

Bu süreç devam ederken Türk blog yazarlarını da okumaya başladım. Blog kavramı kafamda iyice netleşmiş ve kendime blogger(şimdi blog yazarı) diyordum :)

Aynı günlerde renklidefter.com projem ile arkadaşlarımı bile yazı yazmaya zorladım.

Her geçen gün ile blog kavramını daha çok önemsiyorum. Bugün blog yazan insanların, geleceğin önemli yazarları olacağına inanıyorum. Bu yapının yeni medya olduğunu ve bir süre sonra da toplumsal kabul görmesini bekliyorum.

Mesele sadece zamanının gelmesinde...

"Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?"

Blog yazmaya başlamadan önce, 2003 yılının Ağustos'unda alisaglam.com alan adını tekrar satın almış ve İnternet'te yazı yazmaya niyetlenmiştim. Aklıma esen şeyleri yazacağım ve dostlarımın katkısı ile geliştireceğim bir alan olmasını istiyordum. Başlamak işin zor kısmı idi ve bir türlü "vira bismillah" diyemiyordum.

2005 yılında, doğum günümde Blogger.com'un yapısı ile bir site oluşturmanın çok kolay olduğunu gördüm ve blog nedir bilmeden blog yazmaya başladım. İlk zamanlarda ne yazmam gerektiğini, her aklıma esenin yazmanın nasıl olacağını bilmeden denemeler yapıyor ve resimler gönderiyordum. Bu süreç dostlar arasında şaka konusu bile oluyordu :) Bazen dostların videolarını bloğa taşıyor ve zevzeklik ediyordum.

Bu süreç devam ederken Türk blog yazarlarını da okumaya başladım. Blog kavramı kafamda iyice netleşmiş ve kendime blogger(şimdi blog yazarı) diyordum :)

Aynı günlerde renklidefter.com projem ile arkadaşlarımı bile yazı yazmaya zorladım.

Her geçen gün ile blog kavramını daha çok önemsiyorum. Bugün blog yazan insanların, geleceğin önemli yazarları olacağına inanıyorum. Bu yapının yeni medya olduğunu ve bir süre sonra da toplumsal kabul görmesini bekliyorum.

Mesele sadece zamanının gelmesinde...

Bloğun Hayatımızdaki Yeri

Bir süre önce Karalama Defteri'nden Zafer tarafından 'mim'lenmiş olduğumu gördüm. Bu mim dalgasını düzenli takip ettiğim bloglardan biri olan Flynx'de okumuş ve başlatanın da MaFiAMaX olduğunu öğrenmiştim. Son günlerde hayatımın hızından kimlerin neler yazdığını takip etmekte zorlanırken, bir şeyler yazmak için bu gece vaktini bekledim.

Sorularım:
  1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
  2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
  3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
  4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
  5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Gerçekten harika sorular :) Bunların her biri için ayrı ayrı yazılar yazarak cevap vermek niyetine girdim. Bunun biraz zaman alacağını da baştan söylemeliyim. Ayrıca blog yazmak konusunda yeni bir başlangıç yapma hazırlığı içinde olduğumdan, uzun uzun cevap vermenin daha iyi olacağına inanıyorum.

Daha önce "Blog! Ali Sağlam" başlığı altında yazdığım tüm yazıları bir araya getirme niyetini burada belirtmiş ancak tam anlamı ile bunu yerine getirememiştim. Sonradan teker teker ilave etmeyi düşünmüş ve birkaç deneme yaptıktan sonra bunun teknik bir problem oluşturduğunu anlamıştım. Problemin sebebi ise eski yazıları ilave edince, RSS beslemesinin bunu yeni olarak göstermesi idi. Elbette böyle olması gerekiyor ancak benim durumum için doğru olmadığını düşünüyorum. Eski arşivimi istiyorum ama o yazıların yeni olarak görülmemesini de tercih ediyordum.

Ve...

Eski yazıları buradan yine kaldırdım. Biliyorum bunu çok yaptım :( Ancak her seferinde içsel bir nedenim vardı. Bu bazen yeni bir başlangıç yapma isteği olurken, bazen de eskiliklerden hoşlanmamaya başlamam idi. Garip ama ben böyle bir adamım. Hepimiz öleceğiz ve zaman su gibi akıp geçiyor.Galiba içimde bir yanardağ taşıyorum ve bunun kimseye zarar vermeden püskürmesi için kendimi dizginlemeye çabalıyorum. Yazı yazmayı seviyorum ve bir önceki cümlenin beni ne kadar anlattığını bilmiyorum.

Mim dalgasının sorularını cevaplamadan önce Zafer Karkac'a teşekkür eder ve cevap verme fırsatı bulursa mutluluk duyacağım Otobuste bloğunun kaptanı Ned Dorsey'i mimlerim :))

Not: "Blogun Hayatımızdaki Yeri" yerine "Bloğun Hayatımızdaki Yeri"ni tercih ediyorum. Artık blog kelimesinin Türkçe olduğunu düşünüyorum.

Bloğun Hayatımızdaki Yeri

Bir süre önce Karalama Defteri'nden Zafer tarafından 'mim'lenmiş olduğumu gördüm. Bu mim dalgasını düzenli takip ettiğim bloglardan biri olan Flynx'de okumuş ve başlatanın da MaFiAMaX olduğunu öğrenmiştim. Son günlerde hayatımın hızından kimlerin neler yazdığını takip etmekte zorlanırken, bir şeyler yazmak için bu gece vaktini bekledim.

Sorularım:
  1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
  2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
  3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
  4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
  5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Gerçekten harika sorular :) Bunların her biri için ayrı ayrı yazılar yazarak cevap vermek niyetine girdim. Bunun biraz zaman alacağını da baştan söylemeliyim. Ayrıca blog yazmak konusunda yeni bir başlangıç yapma hazırlığı içinde olduğumdan, uzun uzun cevap vermenin daha iyi olacağına inanıyorum.

Daha önce "Blog! Ali Sağlam" başlığı altında yazdığım tüm yazıları bir araya getirme niyetini burada belirtmiş ancak tam anlamı ile bunu yerine getirememiştim. Sonradan teker teker ilave etmeyi düşünmüş ve birkaç deneme yaptıktan sonra bunun teknik bir problem oluşturduğunu anlamıştım. Problemin sebebi ise eski yazıları ilave edince, RSS beslemesinin bunu yeni olarak göstermesi idi. Elbette böyle olması gerekiyor ancak benim durumum için doğru olmadığını düşünüyorum. Eski arşivimi istiyorum ama o yazıların yeni olarak görülmemesini de tercih ediyordum.

Ve...

Eski yazıları buradan yine kaldırdım. Biliyorum bunu çok yaptım :( Ancak her seferinde içsel bir nedenim vardı. Bu bazen yeni bir başlangıç yapma isteği olurken, bazen de eskiliklerden hoşlanmamaya başlamam idi. Garip ama ben böyle bir adamım. Hepimiz öleceğiz ve zaman su gibi akıp geçiyor.Galiba içimde bir yanardağ taşıyorum ve bunun kimseye zarar vermeden püskürmesi için kendimi dizginlemeye çabalıyorum. Yazı yazmayı seviyorum ve bir önceki cümlenin beni ne kadar anlattığını bilmiyorum.

Mim dalgasının sorularını cevaplamadan önce Zafer Karkac'a teşekkür eder ve cevap verme fırsatı bulursa mutluluk duyacağım Otobuste bloğunun kaptanı Ned Dorsey'i mimlerim :))

Not: "Blogun Hayatımızdaki Yeri" yerine "Bloğun Hayatımızdaki Yeri"ni tercih ediyorum. Artık blog kelimesinin Türkçe olduğunu düşünüyorum.

03 Aralık 2007

Bir Borsa Spekülatörünün Anıları

  • Kâr etmek, zarar etmek kadar doğaldır. [Zarar etmek, kâr etmek kadar doğaldır.]
  • Zararın [Kârın] nereden kaynaklandığını bilmek ve bundan ders kazanmak önemlidir.
  • Herşeyin bir doğru zamanı vardır.
  • Başkalarının fikirlerini ancak kendimce de doğru ise kabul etmeli...
  • ...

Son günlerde elimde düşürmediğim, Bir Borsa Spekülatörünün Anıları'nda Larry Livingston'un bazı sözleri bunları aklıma düşürdü.
"Zarar etmek beni üzmedi. Ben ne zaman borsada para kaybetsem karşılığında bir ders aldığımı düşünürdüm. Zarar ettiysem karşılığında deneyim kazanmışımdır, yani kaybettiğim parayı aslında okul ücreti olarak kullanmışımdır. İnsan sürekli deneyim kazanır ve bunun karşılığını ödemek zorundadır. Ancak Dan Williamson'un firmasında yaşadığım deneyim beni rahatsız etmişti, çünkü çok önemli bir fırsatı kaybetmiştim. Kaybedilen para önemli değildir, yerine konabilir. Ama orada benim elime geçen fırsata benzer fırsatları yeniden bulmak pek kolay değildir." [Skala Yayıncılık; sayfa 218]

Bu kitabı uzun zaman önce okumak istemiş ama bir satış elemanın ukalaca tavırları yüzünden satın almamıştım. En sonunda Ideefixe'in Sanal Kitap Fuarı'nda üçlü bir setin içinde aldım. Çok iyi etmişim. Harika bir kitap.

Not: Fatih bu kitabı mutlaka okumalı :) Hatta tekrar tekrar okumalı...

30 Kasım 2007

Gece Rüyama Girdi

Kafamda olan, dert ettiğim bazı şeyler, ister istemez geceleri rüyalarıma giriyor. Bu halden pek rahatsız olduğumu söyleyemem. Hatta hoşuma bile gidiyor :)

Geçen gece rüyamda bloğa yazı yazdığımı gördüm. Kaç gündür yazı yazmak için fırsatları değerlendiremeyince, kendimce çok normal bir durum gerçekleşmiş oldu :)

Anlatacak yine çok şey var ama hangisinden başlamalı bilmiyorum. Kısaca listelemek gerekirse:
  • "Tatlı bi'telaş" içindeyim ve bunun için alışveriş yapmanın ne kadar zor olduğunu öğrendim
  • Kendime ait bir şirket kurma hazırlıklarına başladım. Bunu iki sene önce yapmam gerekiyordu ancak şimdi cesaretimi toplayabildim.
  • Evde kapıları boya yapıyorum ve bu konuda her geçen gün büyük bir ustalık kazandığımı düşünüyorum ve hatta kapı boyamanın sanat olarak da yapılabileceğini ciddi olarak inanmaya başladım :)
  • Fuardan sonra da yeni kitaplar aldım ve geceleri okumaya çalışıyorum
  • Kitap satışı yapan siteler ile kargo veya da kurye şirketlerinin birleşmesi sonucu en azından İstanbul'da internetten kitap satın almanın tadına doyabileceğimi düşünüyorum. Yoksa bugünkü durum devam ettiği sürece kitap satın almak için kitapçılar gibisi yok :(
İşte böyle; hayat işte, elimizde olmadan akıp gidiyor...

12 Kasım 2007

Bir Resim Sergisi

Dün öğleden sonra, havanın bozuk olması ile gökyüzünde mavi ile gri arasındaki tonlarda, birbirine geçmiş olan bulutların şöleni vardı. Birçok insan dün bunun farkına varmış olabilir ancak bakmak görmeyi sağlamıyor.

Dün ayrıca, bir kültür merkezinde olan resim sergisindeki eserlere uzaktan şöyle bir baktıktan sonra, bunlarda iş yok dedim. Sonra yakından da inceledim ve resimlerin kötü olduğuna dair fikrim iyice yerleşti. Oysa ki derin bir resim bilgim de yoktur. Belki de bunların sanatsal değerlerini anlayamadım!

Bulutları izlerken büyülenmiş gibi bakan gözüm, o resimlere pek rağbet etmedi. Neden?

  • Bir ilçe belediyesinin kültür merkezinde, iyi şeyler bulmanın olasalığını düşük olması
  • İyi bir sanatçının eserlerinden bir sergi olmuş olsa idi seçimler yaklaşırken tantanalı bir şekilde duyurulacak olması
  • İlginin az olmasından değersiz olduklarını düşünmüş olmam gibi ön yargılarım mı, görmeme engel oldu?
Yoksa cidden berbat bir sergi mi idi? Bilmiyorum ve bilmek istiyorum.

07 Kasım 2007

El Yazım

İlkokula başladığım zamanlarda güzel yazı dersi, sadece bir ders olarak vardı. Şöyle yaz, böyle yazdan bir adım uzağa gitmiyordu. Belki benden kaynaklanan, belki de eğitim programının bir sonucu olarak defterlerimi el yazısı ile tutmuyordum. Her harfi ayrı ayrı yazmanın bir sonucu olarak da hızlı yazmam gerektiğinde harflerimin şekilleri bozuluyordu.

Bugün bile aynı derdi yaşıyorum ve beni rahatsız ediyor.

Yanılmıyorsam Munir Arıkan'ın bir kitabında, Vimala Alfabesi ile ilgili bir bölüm okumuştum. O günlerde nasıl bir şey olduğunu nette aramış ve güzel bulmuştum. Kitap fuarında da Elma Yayınları standında Vimala Rodgers'in El Yazınız Hayatınızı Değiştirebilir isimli kitabını görünce, hiç düşünmeden satın aldım.

Niyetim sadece yazımı güzelleştirmek; hayatımı değiştirir mi bilmiyorum :)

05 Kasım 2007

Kitap Fuarının Ardından

Tüyap'ın düzenlediği kitap fuarı dün bitti. Sanki eski yıllarda daha bir güzeldi. İlginç! Belki de sadece benden kaynaklanan bir izlenimdir.

Sadece fuar vesilesi ile bulabildiğim MESS kitapları çoğunlukta olmak üzere, yine çok kitap aldım. Geçen sene aldıklarımın toplu bir fotoğrafını çekmiş ve burada paylaşmıştım ancak bu yıl böyle bir şey yapmayacağım:) Çünkü aldığım her bir kitabı yazı konusu yapabilirim. Okumak için heyecanlanıyorum...

02 Kasım 2007

Annemin Çocukluğundan Bir Tat: Lokum Kıstırması

Daha önce Kiss the Girls'ü izlediğimi hatırlamıyorum. Ancak yıllar önce Sami'nin bahsettiğini ve beğendiğini biliyorum.

Annem geçenlerde İstanbul'a geldiğinde -evde de televizyon bulundurmadığımdan dolayı- birlikte izleme şansı bulduk. Annemle bir gece önce başka bir filmi ancak yarısına kadar izleyebilmiştik. Hoşlanmamıştı ve sıkılınca bırakmıştı.

Kiss the Girls'i izlediğimiz akşam, çay yapmaya karar verdik. Hali ile de yanında ne istediğini sordum. Birkaç akşam evvel de benzer bir sorumun cevabı olarak söylediği lokum isteğini dile getirdi. Hemen dışarı çıktım ve eve lokumlar ile geldim.

Birlikte çay içerek, lokumları bisküvi arasına sıkıştırarak filmi tamamladık. Filmi çok beğendi...

Annem iki bisküvi arasına, bir sade lokumu kıstırarak yemeği seviyor. Bu her gün yenilecek bir şey değil: Sadece eski günleri anmak istediğinde; güzel geçmiş günleri hatırladığında; o günlerden bir tat araması...

Belki yıllar sonra, böyle bir arzu ile Ülker Dido, Magnum Essence Dark, Eti Finger... arayacağım.

01 Kasım 2007

"Dün Gece Düşündüm de..."

Barış Manço'nun bir şarkı sözü şöyle idi:
"Dün gece düşündüm de, renkler olmasaydı
Yaşanmazdı bu dünyada"
Ben gece değil de, dün gündüz vakti, neden yine eskisi gibi her gün yazmıyorum diye, içlendim kendi kendime.

Ne güzeldi o heyecan! Bir terane tutturup, ardından da bizim çocuklar bir tepki verecek mi diye, sabırsızlıkla beklemek...

Dün bunları düşündüm bir ara. Sonra bugün yapacağım iş görüşmesi aklımı yine kemirmeye başladı. Galiba yine gece uyuyamayacağım, dedim sessizce; uyuyamadım da.

Böyle işte; insanoğlu garip varlık.

Az önce aklıma yine Barış Manço'nun o şarkı sözü geldi de buldum sonra. Yazmak önemli, dedim bir sessizlik içinde... Yazmak önemli.

15 Ekim 2007

İstanbul'u Seyretmek

Bir yıl Kütahya'da İşletme okumuşluğum var. O yılın iyi dostluklar kazandırmasının yanında, çok farklı bir bakış açısı da edindirdi. Her sabah okulun bulunduğu yerden bulutları seyretmek, daha önce yaşamadığım bambaşka bir kazanım oldu.

İstanbul'da veya da çocukken yazları geçirdiğim Kırklareli'nde köyde, uzaklara bakmayı öğrenememiştim. Uzakta, çok uzakta olan bulutlara bakabilmek; etrafa bakabilmek; uzaktan çevreyi gözlemlemek; ufka kadar neler olabileceğini adım adım görmek için yıllarca beklemişim.

Doksan altıdan bugüne kadar, yavaş yavaş kazanmaya başladıklarım, İstanbul'da bana mutluluk getirmiyor. Bir kez daha, bayram dönüşü yol boyunca gördüğüm manzara sadece çirkinlik idi. Bunu bu yaz Avcılar'dan başlayan boğaz turunda da görmüştüm ama bu kez aklımda, Fortune Türkiye'nin ilk sayısında okuduğum "Zorlu Bilbao Etkisi Yaratacak mı?" yazısının ağırlığı da var.

İstanbul çirkinleşti. Bunun için elimizden ne geliyorsa yaptık. Bunu bizler yaptık. Her birimiz bundan sorumluyuz.

Bugün İstanbul için iyi bir şey olmayacak kadar kötümserim. Bundan dolayı Zorlu Holding'in Zorlu Center için aklında olan müthiş niyeti, -"İstanbul, ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti’ ünvanına yakışır bir esere sahip olacak"- klasik Bizans oyunları ile ne hale getirebileceklerini düşündükçe kahroluyorum.

Olay şu; Zorluk Holding Karayolları arazisinda yapacak olduğu Zorlu Center için Süha Özkan'ın yöneticiliğinde bir proje yarışması açar. Hedef ise İstanbul'u sadece bu yapı ile bile, görülmeye değer hale getirmek. Bilbao etkisi olarak yazıda bahsedilen ise Guggenheim Müzesi ile Bilbao'nun büyük bir çekim merkezi haline gelmesi...

İstanbul her anlamda büyük bir çekim merkezi olabilir ancak bugün şöyle uzaktan etrafını seyretmeye kalktığınızda sadece çirkin olduğunu görürsünüz. İnci gibi dişleri var ama ama ama...

11 Ekim 2007

Lider: İsmail Erdemir

Eve geldikten gece yarısına kadar, daha önce diğer telefondan İsmail'in aradığından haberdar değildim. Daha yatmamıştır diyerek geri aradım. Her zaman olduğu gibi merhabalaşmadan sonra, bir konuda fikrimi sordu. İsmail konuştukça heyecanlanıyor ve nasıl tebrik etmem gerektiğini şaşırıyordum. Şair arkadaşım büyük bir cesaret örneği göstererek, beni bir kez daha hayretler içinde bıraktı.

Durum Analizi
Geçen gün, gece yarısına kadar çalışan İsmail, eve dönerken problemi bir kez daha net olarak gördü. Bir muhasebe müdürü olarak, bu şekilde çalışmanın, hedefleri açısından hiçbir faydası olmayacaktı. Elbette geçimini sağlıyordu ancak yoğun çalışmanın istemediği sonuçları onu üzüyordu. En başta, küçük Kübra ile daha az oynuyordu. Bir çözüm olarak, kendi bürosunu kurmaya niyetlendiğinde olabilecek sıkıntıları da biliyordu. Çalışıyor ama huzur bulamıyordu.

Çevre
Benzer durumda olan, aynı sıkıntıları çeken ve bir noktada kısır döngüyü kırmak isteyen birçok arkadaşı da vardı. Nerede ise hepsi için hedef ortak idi: kendi bürosu kurmak.

Niyet
Tek başına değil de birlikte bir şeyler yapmaya niyetlenseler nasıl olurdu? Problem belli idi. Bu iş, bir süreç gerektiriyordu. Kendine ait müşterilerin olana kadar, sıkıntılı günler geçebilirdi. Mesele o günleri atlatmakta idi. Sevdiği ve yaptığı işte nitelikli bir arkadaşına bu teklifi ertesi gün sundu.

Teklif
Zorlu günleri atlatana kadar, biri eski işinde çalışmaya devam etse ama diğeri büronun işleri ile ilgilense ve en başta yaşanacak olan mali sıkıntı paylaşılarak azaltılmış olsa, nasıl olurdu? Bir maaş ile iki ailenin geçinmesi mümkün olur mu idi?

Lider
İsmail teklifini arkadaşına sundu ve bir lider olarak, başarısızlık durumunda sorumluluğu da üzerine aldı. Eğer işler istedikleri gibi gitmezse, ortağı tekrar işe girene kadar maaşının yarısını vermeye devam edecek.

Üniversite zamanında İsmail'in şiirlerini beğenmezken, bugünlerde yazdıklarını hayranlıkla okuyorum. Beni ilk defa yeni şiirlerini okumam için gönderdiğinde şaşırtmıştı. Bu gece ikinci kez büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir lider olarak, dostumu bu akşama kadar hiç düşünmemiştim. Aslında onun asi şair ruhu, daima liderlik taşıyordu, ancak iş mesele olunca, lider olarak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Karşı taraf teklifi daha düşünüyor olsa bile benim gözümde İsmail liderliğini gösterdi. Problemi gördü; kaynakları değerlendirdi; öne geçti; fedakarlığını ortaya koydu; tüm sorumluluk üzerine aldı.

Dilerim ki ikisi çok başarılı olur.

10 Ekim 2007

Sihirli Tartı

Benim için ramazanlar kilo konusunda büyük değişimleri yaşadığım zamanlar olmuştur. Kilo almak veya da daha önceki bir ramazanda aldıklarımı vermek, nerede ise her zaman, bu mübarek ayda gerçekleşmiştir. Elbette bazı istisnai zamanlar da olmuştur ancak bu ramazan bunlardan biri değildi.

BMI indeksim 29.1 olmuş. Bu da şişman ve orta derece riskli demekmiş.

İnsan bu durumda terazi görmek istemiyor. Gelgelelim İstanbul'un her tarafına Ade Dış Ticaret tarafından konumlandırılmış olan Sihirli Tartı'ları görmemek mümkün değil. DPS-Promatic üretimi olan bu meretler kilomuzu tartıyor ve boyumuzu da ölçüyor. Yalnız bu kadarla da kalmayarak doğum günümüzü doğru olarak girdiğimizde kaç gün yaşadığımızı, günlük burcumuzu ve bioritimimizi, şanslı numaralarımızı ve güzel bir özlü söz ile bir kağıt parçasını çıktı olarak veriyor.

Tamam, hepsi iyi güzel ama bu ideal kilo kısmına sinir oldum. Ne demek 81.9... Belki belli bir kiloya kadar rakam yazmak doğru olabilir ama 13,5 kilo vermesi gereken bir kişi için motive edici bir cümle olması çok daha iyi olurdu. Özlü söz bile motivasyonla ilişkili olsa daha da iyi olur.

05 Ekim 2007

Yahya Kemal'den

Birçok şairin, bazı şiirleri diğerlerinden daha çok sevilir ve bilinir. Genelde de okul kitaplarına giren şiirlerdir, bunlar. Bu meşhur şiirler duyulunca, hemen şairini dile getirmek bir zevk-tatmin meselesidir.

Ben de kendime özgü, herkesin okumadığı-bilmediği şiirleri hafızama almayı ayrıcalık sayarım :)

Mesela Yahya Kemal'den "Madrid'de Kahvehane" bunlardan biridir. Büyük şair, şiiri şöyle bitirir:

"Ba'zan gönül dalar suların musikisine
Ba'zan Yesari hatlarının en nefisine."
Bergama Heykeltıraşları'ndan:
İnsan vücudu ba'zan açık, bazen örtülü,
Her çizgisiyle san'atı canlandıran büyü,

Artık dehaya eski güzellikte sinmiyor.
Gördük ki yer yüzünde ilahlar gezinmiyor.
Özleyen'den:
Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde,
Sen nerde o fecrin ağıran dağları nerde!
Daha çok bilinen ve harika bir şiir olan Koca Mustapaşa'dan:
Gizli bir his bana, hatif gibi, ihtar ediyor;
Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! sen bu taraf halkına dost insansın:
Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükunundan iyi,
Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliği;
Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın ruhu yanar.
Ne saadet! Bu tarflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fatihi cedlerle beraber yaşamak! ..."

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa’dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’ya’dan.
Bu muammayı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hadisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce latif illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yaya.-

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Ruh arar başka teselli her esen rüzgarda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!
Cemil Meriç "Şairler yoğurmuş dili, düşünceyi şairler uysallaştırmış." der. Dilerim ki şiir hiçbir zaman eksik olmasın hayatımdan...

04 Ekim 2007

Bismillah!

Tuhaf bir seziş içindeyim. Kitabı ortadan açmak ve okumak istiyorum. Önceki sayfalardan da haberdarım. Belki kitabın sonunu bilmiyorum ama şimdiden çok güzel olduğunu hissedebiliyorum.

Sonra yazmak... Her konudan bir miktar yazmak... Hatta daha önce yazdıklarımı yeniden anlatmak veya da yeni şeyleri dilime dolamak istiyorum.

Ve bunları diliyorum.

Bismillah diyorum.

27 Temmuz 2007

Donusum

Bazen soylemesi gereken seyleri soylemeyiz. Soz gereklidir ama soyleme
ihtiyaci gormeyiz, zor oldugundan degildir bu, sadece susmayi tercih
ederiz.

Mesele haksizlik karsisinda dilsiz olmak da degildir. Yillar oncesine
gore farkli olani gormek veya degismek hatta bir donusumdur.

26 Temmuz 2007

Bu Gece Esen Rüzgar

Bu akşam, yazı yazmam lazım diye, içim içimi yiyor. Cümleler kurup, sonra da siliyorum. Olmuyor!

İşin kolayı kaçarak yazacaklarımı liste şeklinde özetleyeceğim:
  • Bu akşam misafirlerim vardı. Planlı bir toplanış değildi. Önce Aykut aradı ve peşi sıra da Taner Bey uğradı. Aydın da İstanbul'a taşınma telaşında olduğundan bende idi. Güzel bir akşam oldu. Yemek ise hazır mantı idi.Taner Bey'in payına da göz dikmiştim ama... Nasip değilmiş :)
  • Hazır mantı son günlerde diğer fazlaca tükettiğim ve yine misafirlerimi doyurmak için tercih ettiğim besleyici, hazırlaması kolay ve işin özünde yüce bir gıdadır :)
  • Galiba bunları burada değil de aklaesen'de yazsam daha iyi olacak ama pazartesiye kadar burayı kafama göre kullanmaya devam edeceğim. Pazartesi yeniden yazmaya başlayacağım. Buradaki içeriği de bir başka bloğa taşıyacağım. Eğer başarabilirsem, viki tarzında arşivi tamamlayana kadar da orada kalacak... Neden diye sormayın; lütfen :(
  • Bu akşam esti... Pencereden şimdi esen tatlı rüzgar gibi.
  • Sami Türkiye'de. Onunla telefonları değiştik. Önce değişim pek hoşuma gitmedi ama sonunda büyük bir Palm hayranı oldum. Bana düşen -Treo 600- eski model olmasına rağmen, Nokia N72'den kurtulmakla da memnunum. Treo'ya DivX Player bile yükledim.
  • Yakında yeni bir Palm'a para yatırabilirim.
  • Birkaç saat sonra, hafta sonuna kadar Ayvalık'a kaçıyoruz. Belki hafta sonu Ersan ve eşi de orada olacak.
  • Ayvalık'tan yazı yazmadan da olmaz, di mi? :)

Yanıma Alacağım Kitaplar

İki güzel kitapla Ayvalık'a gideceğim:
  • Pazarlama Estetiği. Marka, Kimlik ve İmajın Stratejik Yönetimi;
    Alex Simonson, Bernd Schmitt
  • Türk Romanında Aydın Problemi (1908-1950); Yunus Balcı
Son günlerde yine fazlaca pazarlama kitapları okumaya başladım. Pazarlama Estetiği'ni de daha önce başlamış ama bitirmemiştim.

Seçimlerin sonuçlanması ile aklım yine eski konuya takıldı. Bir süredir bekleyen Türk Romanında Aydın Problemi'ni okuma zamanı geldi...

Yanıma fazlaca kitap almayarak bu iki kitabı bitireceğim.

Not: Bir kitap arıyorum: Aydınlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel İlişkiler Sistemi. Toker Dereli.
Nereden kalmış ise bu kitap Türkiye'de aydın problemi üzerinde mutlaka okunması gerekenler listesinde diye biliyorum. Bulunca daha yazarım.

25 Temmuz 2007

Tereyagli Balli Ekmek

Sicak gunler yasiyoruz. Ortalik yaniyor ama yine de yemek yemeliyiz.

Bu havada birsey yenmez diye soylenenler olsa da basta kendileri olmak
uzere midelerinin cagrisini sessizce karsilayani gormedim.

Mesele doymak filan degil, elbette . Karin doyurmak ve gunluk
ihtiyacimiz kadar enejiyi damarlarimizda dolanmasini saglamak.

AMA...

Ben bu enerji meselesini, galiba yanlis anliyorum. Cunku son gunlerde
nerede ise uc ogun olmak uzere kizarmis ekmek uzerine tereyag surerek,
bal akitiyorum. Sonra da sabahin korunde kalkip, sahilde kosmaya
gidiyorum.

Yaptigim cok iyi bir seymis gibi, bizim cocuklara da kotu ornek
oluyorum. Bir ugramaya gelmis olsa bile cayin yaninda harika bir
seyler yemek ikram ediyorum :)

--

http://www.alisaglam.com

23 Temmuz 2007

"Öymen'den tartışılan sözler"

Öymen'den tartışılan sözler: "“Eğer siz sıkıntı çekmenize, açlık çekmenize, her gün hükümeti eleştirmenize rağmen, gidip iktidar partisine oy veriyorsanız, bu işte mantıkla açıklanmayacak bir şey var demektir''"

Bugün de yazı yazmayacaktım. Son günlerde, dostlarla gereğinden fazla politika konuştuğumdan yazılarıma yansımasını istemiyordum.

Seksen sonrası kuşaktan geldiğimden, politikadan uzak durmakla övünürüm. Hatta geçersiz oy atmakla bile övünürüm. Yakın dostlarıma ve aileme göre belki doğru bir şey yapmıyorum ancak bir kere geçerli oy kullanmış ve pişman olmuştum. Nedeni de seçim öncesinde verdikleri sözleri unutan politikacıların pişkinlikleri idi.

Böyle kötü düşünmeme rağmen yine de seçim yapılmalı idi. Birileri mutlaka seçilmeli idi. Adına demokrasi diyorduk ve en azından olması gereken bu idi.

Ancak yukarıdaki sözlerin sahibi Onur Öymen bana bunları yazdırttı.

Bu sözler, bugün halkın doğru karar verdiğinin delilidir. Ne acı...

Halka düşman olmak; Nasıl bir düşünce yapısıdır?

Halkın istediği ise basit şeyler: çok yorulsa bile bir iş; ailesi hasta olunca bakacak bir doktor; akşam eve gelince, televizyon karşısında, belki eski filmler ile ağlamak; gece huzurlu uyumak... Düşmanlık değil, aptal yerine konulmak hiç değil.

18 Temmuz 2007

Öğle Yemeğinde Huzur'dan Bir Paragraf

Öğlen Aykut'un misafiri olarak birlikte yedik. Söz nasıl oldu ise birden Huzur'dan bir paragrafa geldi. Ne söylediğini anlatınca çok anlamlı bulmasından burada da paylaşmak istedim.
İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geri dönemez. Onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramofon, bir Acem halınız var mı, sakın satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde, asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu? [Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar]
Nedense kötüyü düşünmek olayların akışını bir şekilde kötü sonuçlandırıyor. Çarklar kötü için dönüyor. Gerçekçi olmak diyorlar kötü ihtimali değerlendirmeyi ancak aynı kişi iyi ihtimalleri görmezlikten geliyor, farkına varmadan.

Şikayetçilerden Şikayet

Geçenlerde "Şikayetim Var" diye yazımı, kısa bir zaman aralığında, ayaküstü, hem de cep telefonu ile yazmış üzerinde pek düşünmeden de hemen göndermiştim.

Bir sohbet sırasında karşımda olan kişinin yersiz olarak yaptığı şikayetlerden bunalmış ve kendimce bir intikam almıştım. İsim vermemiştim ancak yine de o ve onun gibi kişileri kendimce cezalandırmıştım.

Yüzene karşı sözlerimi dinlemeyen, bildiğini durmaksızın tekrarlayan bir adama ne yapabilirdim ki?

Sonra yorum bırakan flynxs'in sahibi Lyn haklı olarak bazı noktaların açıklığa kavuşması sağladı.

Evet! Kabul etmem lazım ki o yazının kendisi de bir şikayet idi. Ancak şikayetçilerden şikayetçi olarak.

Bu bir problem mi, değil mi? Bilmiyorum :(

İsmail Erdemir: SAHİBİNDEN GECE

İsmail Erdemir: SAHİBİNDEN GECE:
"Gece uyanır
söz düşer aşka
bir söze bakar, bir aşka
sonra tekrar dalar
eflatun uykusuna."

16 Temmuz 2007

Kırklareli

Bu akşam dostum Aykut'un beni almaya gelmesi ile, Aydın'a da yanımıza alarak İstanbul'a döndük. Beni yakından tanıyanlar bilirler ki İstanbul'dan uzak durmayı sevmeyenlerdenim. Bu sefer oldukça uzun bir süre -yaklaşık iki hafta- İstanbul'dan ayrı kaldım. Aslında gittiğim yer ailemin yanı idi ve bir zamanlar Kırklareli'nde yaşamayı bile düşünmüş bir adamım, ancak hatadan tez zamanda dönerek yine buralarda karar kılmıştım :)

Bu İstanbul'da bir şeyler var ki beni bırakmıyor :)

Kırklareli'nden bol malzeme ile de döndüğümü söylemeliyim. Yakın bir zamanda yazar mıyım bilmem ancak politikadan, arılar alemine kadar farklı ve ilginç hikayelerim var. Bazılarını parti adı vermeden seçimlerden sonra yazacağım ancak kim nasıl düşünürse düşünsün ben yine de geçersiz oy kullanmakta kararlıyım. Kaç seçim daha bunu yaparım bilmiyorum ama bazen şaka ile karışık, politikaya girince oy kullanacağımı söylediğim bile oldu :) Arılar alemi ise bambaşka bir konu...

Eve dönmek, benim için ayrıca internet de demek. Kırklareli'nde apartmanda kablosuz ağları gördükçe canım gitse de, ben GPRS ve TTNET'in eski çevirmeli ağ bağlantısı ile idare ettim. İdare ettim demek tam olarak doğru değil aslında. TTNET'in abonelik gerektirmeyen eski 146'sı, yeni 2003146'sı süründürdü.

Meğerse eskiden nasıl da yavaş bir bağlantımız varmış. Sami Fransa'dan bizim hala bir megabit ile bağlanmamızı tuhaf karşılasa da, ben ADSL'den çok çok memnunum. Elbette Sami gibi altı, on veya da yirmi dört megabitlerden bahsedemiyorum ama yine de çevirmeli ağ ile 56 kilobit ile bağlanınca bir megabit'e sükrediyorum :(

GPRS konusu da ayrı bir durum aslında. Hız iyi ve gün içinde rahat bir biçimde maillerimi okudum ve yanıtladım. Hatta birçok bloğu bugün ne yazmışlar diyerek bakmadan da duramadım :) Ancak yine de bedeli ağır olmaması için imajları görüntülemedim :(

Bu geçen iki haftanın özüne gelirsek, güzeldi. İstanbul'dan uzakta geçmesine rağmen...

Not: Aykut'a buradan teşekkürü bir borç bilirim. Umarım ki bizim oraları beğenmiştir :)

Not: Elbette ayrı bir teşekkür Taner, Aykut, Sayit ve Özcan'a... Kardeşimin mutlu gününde beni yalnız bırakmadılar.

Not: Bugün mübarek üç aylar başlıyor.

12 Temmuz 2007

Olanaklar

Hayatta bazılarımız bir miktar şanslı doğmuş olabiliyoruz veya da bir şekilde, bir gün beklemediğimiz büyük bir değişimle olanaklarımız genişliyor. Ancak hepimiz için en temel olan zaman hiç değişmiyor. Gün, yirmi dört saat ve hep böyle kalacak.

Sıradan herhangi bir günü nasıl geçirdiğimiz çok önemli bir soru olmalı...

Ve son günlerde kafamı taktığım, bir günde ne kadar vaktimi yazı yazmak için ayırmalıyım? Veya da şöyle sorayım: Her gün belli bir vakit yazı yazmak için masanın başına geçmeli mıyım?

11 Temmuz 2007

Değişim Rüzgarı

Son günlerde kişisel bir değişim rüzgarına kapıldım. Bunun ilk işareti olan gazete ve dergilerden uzak durmanın, bazı etkileri olacağını düşünmeden de edemiyorum. Daha önce televizyonu tamamen evimden çıkarmanın yanında, çok daha büyük bir değişim ve etki söz konusu olabileceğini görüyorum.

Özellikle de dergileri hayatımdan çıkarmanın etkisi önemli olacak gibi gözüküyor. Gazetelerin haber verme şeklinden ve içeriğinden haz etmediğimden pek dert etmesem bile dergilerin yerini ne dolduracak?

Bu sadece içerik ile ilgili bir mesele de değil. Aynı zamanda maddi olarak bir değişimden de bahsetmem gerekiyor. Yıllarca belli bir bedel ödeyerek, evime getirdiğim dergiler, aynı zamanda elle tuttuğum, haberin ve bilginin maddeye dönüşmüş şekli idi. Bu karar ile zihnimin beslenme şeklini de değiştiriyorum. Beynim bu değişimden nasıl etkilenecek?

Galiba sadece arşivi bahane ederek böyle bir davranış doğru olmayacak. Bunu ciddi olarak incelemeli ve doğru şekilde bu kararımı uygulamalıyım.

Kişisel bir problem haline gelen evde birikmiş olan eski gazete ve dergilerin durumu ile başlayan bu süreç, beni farklı şeyler yapma kararlılığı sağladı. Televizyondan sonra gazete ve derginin sunduklarını sadece internet ile doldurabileceğimi düşündürdü.

Bazı kesinleşmemiş fikirlerim olsa bile hala nasıl olabileceğini bilmiyorum.

Not: Televizyondan uzaklaşma kararımda, reklamlar arası izlediğim filmlerden zevk almaz olmam etkili olmuştu. Son hafta içinde, televizyonlu bir evde olmanın gafleti ile gece yarısından sonra bir film izleme gafletinde bulundum. Yıllar önce verdiğim kararın ne kadar da doğru olduğunu görmek iyi oldu. Ve bu boşta bulunma, ayrıca bir daha asla televizyonu test etmeme kararı almamı da sağladı.

09 Temmuz 2007

Şikayetim Var

Yok! Benim şikayetim yok. Ancak o kadar çok şikayet eden var ki bazen şaşırıyorum. insanlar nedense bir şeylerden memnun olmamayı hayatının ciddi bir parçası olarak görüyor.

Bir insanın bazı şeyleri sevmemesi kadar doğal bir düşünce olamaz. Ancak bunu dile getirirken, en azından nedenlerini sunarken, mantık sınırları içinde kalmayı çabalamalıyız, değil mi?

Nedensiz olarak hoşlanmamak bile bir mazeret olabilir ama iki benzer olaydan birini beğendiğini söylerken diğerini çok kötü bulmak ve bunun için de ağzımızı açtığımızda, beğendiğimizin olumsuz durumlarını dile getirmek bir problem gibi görünüyor.

En azından şikayet ediyorsak sadece hoşlanmadığımızı söylemesini bilmeliyiz.

Iyinin bile -ne yazık ki- takdir edilmeye ihtiyacı var.

"iki Kültür"

Bazı fikirler vardır; katılmayız. Ancak biliriz. Bilinmesi gerektiğini düşünürüz.

Bunlardan biri de 1959'da C. P. Snow tarafından verilen bir konferans metni olan Iki Kültür'tür.

Snow özetle diyor ki: iki farklı grup insan olan edebi entelektüeller ile bilim adamları aralarında öyle bir anlayış farkı var ki sonuçlarını görmemezlikten gelmemiz iyi olmayacaktır.

Evet! Karşı olmak veya da kabul etmek için önce bilmeniz gerekiyor.

Kitabı Tübitak basmış. Mutlaka okuyun derim.

03 Temmuz 2007

"Ya Tahammül Ya Sefer"

"ya seferdir ya tahammül, anla aşkın çaresi"

Uzunca bir yolculuğa çıkmadan önce, böyle bir söz bırakacağım bloğa. Bilmeyeceksiniz geri gelir miyim? Ancak yağmurlu bir eylül sabahı olacak bütün günler...

Ancak bugün, o büyük gün değil :)

Bugün sadece kardeşimin mutluluğuna şahit olmak içim bir yolculuk olacak.

Bu bir hafta-on günlük süre için blogla ilgili küçük birkaç karar aldım:
  • Yazı göndermeye devam edeceğim ancak bu süre içinde "Takip Listemi" günü gününe takip edemeyebilirim. Ancak bir gerçek var ki son zamanlarda yazı yazanlar oldukça azaldı :(
  • Yorumlar için -bir tedbir olarak- moderasyon yapacağım.
  • Kitaplardan kalan zamanda da "Takip Listemi"n birçok yazarını tekrar okumaya niyetlendim. Bunun için de Firefox'un ScrapBook eklentisini kullanacağım
Ve yanıma aldığım kitaplar:
  • Yaşadığım Gibi; Ahmet Hamdi Tanpınar
  • İki Kültür; C. P. Snow
  • Uluslararası Pazarlama; Cem Kozlu
  • Bir Matematikçinin Savunması; G.H. Hardy
  • Olumlu Devrimin El Kitabı; Edward de Bono

02 Temmuz 2007

"En"li Sorular

  • En sevdiğin renk hangisi?
  • En sevdiğin sayı ne?
  • En sevdiğin yemek?

En sevdiğim rengi bilmiyorum veya birçok renk seviyorum veya da duruma göre değişiyor.

Bu türde sorulara cevap vermekte zorlanıyorum. Bu basit soru beynimi büyük bir gerilimin içine sokuyor. Soruyu soranın, bana eziyet ettiğini bilmediğini düşünüyor olsam da karşımdaki kişi hakkında içimden kötü düşünceleri geçirmeme engel olamıyorum.

En sevdiğim renk ne imiş?

Oysa ki birçok rengi seviyorum. Çünkü ne için olduğu önemli oluyor. Bazen de ton farkları kötü bir rengi güzelleştirebiliyor. Mesela siyah gömlekler çok hoşuma gidiyor. Giymekten mutluluk duyuyorum ama son günlerde en sevdiğim gömleğimin rengi yeşil.

Ama insanlar yine de tek bir renk soruyor ve hemen söylenebilecek bir soru olduğunu düşünüyor.

Ben nerede ise tüm renkleri seviyorum. Siyah bir gömlek, nefti mürekkep ve hatta kiremit rengi bir hırka...

Mesele de sadece renk de değil.
  • En sevdiğim sayı
  • En sevdiğim müzik
  • En sevdiğim yemek
  • ...
Sayıları hiç açmayın. Sevdiğim sayılar bile yıla, aya, güne veya da saate göre bile değişebiliyor. Onların her biri o kadar özel ki; 1, 2, 7, 19, 20...

Ya müzik için ne demeli. Birkaç gündür keyifle Björk dinliyorum da yaptığı müzik ile sınırları zorluyor.

En sevdiğim yemek konusunda köfte dediğim zamanlar olmuş olsa bile geçenlerde yediğim şiş-kebap gibi harika bir et tatmadım.

En ile başlayanlar kadar beni kaygılandıran başka soru bilmiyorum. Tek bir renk seçemem; tek bir sayı söylememi isteseler, o an aklıma gelen ilk sayıyı söylerim ve bunu her tekrarlanışında başka sayı seçerim; Birçok türde müzik dinlerim; Ve iyi yapılmış bir yemek ile taş bile yenir...

01 Temmuz 2007

Arşivim: Bir Problem

Bugün 1 Temmuz 2007. Yılın yedinci ayı; yani yılın diğer yarısının ilk günü...

Ve pazar sabahı.

Ve pazar sabahları -istisnalar dışında- keyifle yaptığım rutinlerim vardı.
  • Balkonu yıkamak
  • Çiçekleri sulamak
  • Kahvaltı için alışveriş yapmak
  • Günün Hürriyet Gazetesini, BusinessWeek Türkiye'nin bu haftaki sayısını ve son olarak da Cuma günü yayımlanmış olan K Dergisini almak
  • Kahvaltıyı balkonda gazete ve dergileri karıştıra karıştıra yapmak
İnanılmaz keyifli bir sabah oluyordu.

Ancak bugün böyle bir sabah olmadı ve olmayacak :(

Dün aldığım bir kararla, son günlerde artık baş edilemez bir hale gelen arşiv sorununun çözümü konusunda ilk adımı atacağım.

Bugünden itibaren ne gazete, ne de dergiyi eve sokmayacağım. Satın almayacağım gibi büyük bir laf etmek istemem ancak eve getirmeyeceğim.

Aslında ciddi olarak problem benden kaynaklanıyor. Insertler dahil olmak üzere aldığım gazeteleri ve dergileri arşiv adı altında, bir çeşit istifleme tutkum vardı.

Tutkumun nedeni ise doksanlar ve ikibinlerin başında geçecek olan romanlarım için, evde hazır bulunacak bir koleksiyon olarak düşünüyordum.

Böyle bir niyetle, yaşamım gün geçtikçe bir çeşit çöp evde yaşamaya dönüyordu.

Bugün gelecek olan misafirleri ağırlamak için dün başladığım etrafı bir miktar temizleme niyetim, durumun vahameti ortaya çıkardı ve bugün itibari ile bu kararımı uygulamaya başladım.

Not: Galiba roman yazmak gibi bir niyetim de kalmadı. Şimdilik...

29 Haziran 2007

Etki Alanınızı Blogger ile Host Etmek

Önce Türkçesi ne olacak-olmalı gibi sözler ile başlamalı idim. Ancak burada söz konusu olan şirketin Google olması ve ücretsiz hizmet alacağımız sitenin Blogger olması bana "onların Türkçesi" kullanmayı daha açıklayıcı olabileceğini düşündürdü. Yoksa Etki Alanı yerine ben de nic.tr gibi Alan Adı derdim.

Hedef: Sahip olduğumuz www.alisaglam.com gibi bir Etki Alanını ücretsiz olarak Blogger ile bloğumuzu sunmak.

  1. alisaglam.com'u Blogger'a CNAME yönlendirmesini yapabilmek için kullanacağımız ücretsiz DNS hizmeti veren site zoneedit.com'dan başkası değil.
  2. Buradan bize yeterli olacak olan 5 "zone"luk ücretsiz bir hesap açmalıyız. Mailimize gelecek olan hesap bilgileri ile zoneedit.com'a giriş yaparak Etki Alanımızı bir "zone" olarak ekleriz.
  3. Etki Alanımızı eklediğimiz zaman, hemen farkedilecek olan mesele DNS adreslerinin zoneedit.com'a yönlendirilmiş olması gerektiğidir.
  4. DNS adresleri bizim Etki Alanımızı satın aldığımız şirket-site'den yapmamız gerekiyor. Ben Etki Alanlarını son zamanlarda yerli bir şirket olan turkticaret.net'den aldığımdan hemen DNS adresleri olan zoneedit.com'a yönlendiriyorum. [Bana yönlendirme için "nameserver"ları ns7.zoneedit.com ve ns8.zoneedit.com idi. Size farklı verebilir. Size verdiğini kaydetmelisiniz.]
  5. DNS yönlendirmesi yaptığımız zaman 12-48 saat gibi bir süre içinde değişiklikler olması gerektiği söylense de bazen anında aktif olduğuna şahit oldum.
  6. Blogger'dan da Ayarlar / Yayımlanıyor'dan da Özel Etki Alanı seçeneği ile Etki Alanımızı kaydedebiliriz. Buraya www olacak şekilde yazıyorum.
  7. Tekrar zoneedit'ten yapılması gereken birkaç düzenleme var. Bunların aktif olabilmesi için -tekrarlarsak- DNS'lerin düzgün şekilde zoneedit'in tanımlamış olduğu nameserver'lara geçmiş olması gerekli. Ve aşağıdaki gibi kendi sitenizi ekleyiniz.
  8. Etki Alanımızı zoneedit.com'a eklerken sadece alisaglam.com olarak ekledik. "www"lar yoktu. Şimdi burada Aliases eklerken www'ları ghs.google.com'a yönlendiriyoruz. Ben ayrıca tutmuş podcast ve harictengazel gibi iki ayri subdomain de tanımlamışım. Ve dikkat etmişseniz ayrıca da WebForwards olarak alisaglam.com'u da www.alisaglam.com'a WebForward yapmışım. Ve yine bütün Etki Alanına gelecek olan mailleri gmail hesabıma yönlendirmişim.
  9. Hepsi bu kadar. Çalışması lazım :)
  10. Çalışmıyorsa... Belki DNS adresleri aktif olmadı; bir süre daha beklemek lazım.
  11. Etki Alanını doğru şekilde yazdınız mı? :(


Umarım ki kafanızı çok karıştırmadım :)

Teknolojik Olarak Mümkün Olanlar

Son zamanlarda yapılmayan bazı işler için böyle söylendiğini duyuyorum: "Teknolojik olarak mümkün ama..."

Galiba iyi ki şu "ama" var ki hayatımız George Orwell'in ünlü eseri 1984'e dönmüyor. Yoksa bugün hayatımızı kısıtlayabilecek o kadar ciddi bir teknoloji birikimi var ki attığımız adımın, kaç santimlik olduğunun kayıtlarını tutabilirler.

Bu "ama"nın neleri barındırdığını düşünürsek:
  • En başta pazarlanamaz olması ile ancak devletin yapabileceği projeler
  • Finansal olarak kaynak bulma zorluğu olan projeler
  • Kâra geçme zamanın uzun olması
  • ...

Aklımıza gelen veye gelmeyen hiçbir kısıtı olmayan, olabilir bir projenin kişisel olarak hayatımızı kısıtlayan bir ürün ortaya çıkarsa ne olacak?

Hatta yapanı, faaliyete geçiren adamı normal piyasanın işleyişi ile bile milyarder edecek olsa ne olurdu?

Yani "1984"ü hayatımıza sokacak ve bu adamı çok zengin edecekse, hatta bir zaman sonra da bu kişiyi diktatör edecekse...

Ne olacak?

Ben galiba kötümserim. Çünkü teknolojik olarak mümkün olan ancak bugün yukarıdaki benzer kısıtları olmayan bir projeyi, hayata geçirmek isteyen kimsenin, özgür olmanın ne olduğunu hatırlamayacağını düşünüyorum.

Tek avuntum ise bazen çok canımı sıkan piyasa...

27 Haziran 2007

İsmail Erdemir: BIÇAK

İsmail Erdemir: BIÇAK:
"Keskin ve sivri
Ürperten soğukluğuyla bıçak
Dokununca
Korkudan seğriyen tenine
Şişkin damarlarında
Telaşlı bir akıntı
Durgun sularda yüzen gözlerinde
Alışılmadık bir çağıldı

Tutunmaya tırnak ararken
Saçlarına dolanmış parmaklarında
Kan oturmuş gözlerini
Hatırlatır sana
Ölümcül oyunlar kurarken
Hırçınlaşan öfkeye
Masum bir yumru büyümeye başlar
Çatlar korkudan seğriyen tenin
Artık bıçak soğuk değildir
Belki bir yaraya merhem olur
Belki de kestiği bir kefendir.

İsmail Erdemir…Haziran 2006"

"Kişiye Özel Bilgisayar Sipariş Sistemi"

Kişisel olarak Arçelik markalı ürünlerden hoşlanmayan bir adamım. Ancak kim ne derse desin bu ülke insanı, bu markalı ürünlere güven duyuyor ve satın alma kararında, başka bir marka yerine bunu tercih ediyor.

Belki markanın gücü, belki de satıcı ile daha önceden yapılmış alışverişlerin hukukundan bir bilgisayar sahibi olma kararında bile öne çıkabilecek bir pozisyonu çok iyi değerlendirdiğini düşünüyorum.

Son kampanyası olan “kendi bilgisayarını kendin yap” teması ile bunu yine sağlayabilir.

Bloglarda birkaç eleştiri okudum. Benzer şeyler söyleniyor:
"Kişiye Özel Bilgisayar Sipariş Sistemi"ni kullanan biraz bilgi sahibi olan alıcı hemen aynı şeyleri dile getiriyor. Son olarak başarısız bulma sebeplerini özetleyen "Arçelik, hala tüketicilere neden IBM, Toshiba, HP vs. seçmeyip de kendilerini seçmeleri gerektiği konusunda sağlam bir iddia ortaya koyamıyor." gibi benzer cümleleri ekliyorlar.

Ben galiba farklı düşünerek, benzer kampanyaları başarılı buluyorum.
  • Bir şekilde satıyor
  • Satın alma kararı veren kişiler zaten kafalarının karışmasını istemiyorlar. Seçim basitleştirilmiş olmalı. Onlar zaten kullanacak kişiler bile değil.
  • Güçlü bir marka olmalı. Hitap ettiği halk için marka olarak IBM, Toshiba, HP yok veya da güçlü değil.
  • Servisine güveniyorlar
  • Satan kişi de onlarla aynı dili konuşuyor ve anlaşabiliyorlar.
Türkiye böyle bir ülke...

25 Haziran 2007

"İstanbul'a da Bir CEO Lütfen"

"İstanbul'a da Bir CEO Lütfen" sözlerinin sahibi Serdar Turan. BusinessWeek Türkiye'nin, bu haftaki sayısında [24-30 Haziran 2007] özel dosya olarak işlenen, New York Belediye Başkanı'nın göreve geldikten sonra cesur kararlar alarak, şehri bir şirket gibi yönetmesine atıfta bulunarak İstanbul için de bu temennide bulunmuş.

Yazıyı okurken neden olmasın diye düşünmeden edemedim. İstanbul'u bir CEO'nun yönetmesi ile belki bu şehirde yaşayan insanlara dikkat eden olur. Bir seçmen olmaktansa, bir müşteri olmak sanki daha iyi bir şey.

İstanbul yine kazı alanına döndü. Yol yapımı için çalışan müteahhit firmaların sadece yapılan işe odaklanmaları sonucu, İstanbul trafiği cehenneme dönüyor. Oysa ki yapılan tüm çalışmalar sadece İstanbul'da yaşayanlar için yapılıyor. Onların yaşamını kolaylaştırmak için...

Neden yapılan işler, doğru bir koordinasyonla yaşamımıza aksatmaması sağlanmıyor? Neden bizlere her şart altında bedeller ödetiliyor?

İstanbul her geçen gün yaşanmaz hale geliyor. Sürekli bu şehrin bu kadar büyük bir nüfusu kaldırmayacağından dem vuruluyor. Ancak nüfus sürekli artıyor. Bu da metropol olmanın doğal bir sonunu değil mi? Mesele sadece bunu doğru şekilde öngörmek ve şehri buna göre şekillendirmek iyi bir fikir değil mi?

Hem gelecek günlerde İstanbul'un yüz milyon olacağına göre trafiğini, suyunu ve yaşamını şimdiden düşünmemiz gerekmez mi? Yapılacak işleri buna göre yapmak doğru olmaz mı?

Hem İstanbul'un yüz milyonluk bir şehir olması kötü bir şey değil ki...

20 Haziran 2007

Zekaya Nazar Değmezmiş

Zekaya nazar değmezmiş derler. Sebebi de çok ironik: Kişinin kendinde deha potansiyeli bulunduğuna inanmasındanmış.

Benim de kendime göre ayrıcalıklarımın bulunduğuna inansam bile -megaloman mıyım ne :) - dehaya, üstün işler başaranlara ve en önemlisi sıkı çalışanlara şapka çıkartırım.

Hele ki bu zeka bir de benim arkadaşım ise...

19 Haziran 2007

Hatıralar

Askerlik zamanı kahvaltıdan sonra, içtimadan önce çay içmek için kısa bir süre vaktimiz vardı. Kantin denilemeyecek sadece çay olan yerde bir televizyon bulunuyordu. Ve bu televizyonda nedense sürekli müzik kanalları izleniyordu.

İşte o günlerde hafızamda yer etmiş olan ve galiba hiç silinmeyek üç video:
  1. Hande Yener, Hoşgeldiniz: Hande Yener'in yaptığı müzik zevkle dinlediklerimin arasında değil. Ancak bu şarkı veya da klip bunun tamamen dışında kalıyor. Bir numara...
  2. Göksel, Bi Seni Konuşurum.
  3. Sibel Tüzün, Kıymetlim.
Geçenlerde askerlik arkadaşımın kişisel web sitesinde, askerlik resimlerini görünce birden bunları hatırladım...




Mevlana Belgeseli

2007 Mevlana Yılı ve Bir İtiraf


UNESCO tarafından 2007 “Mevlâna Yılı” olarak ilan edildi. Bu sene doğal olarak da normalin üzerinde Mevlana ile ilgili gösteri, söyleşi, kitap ve programlar olacaktır.

Galiba İstanbul Büyük Şehir Belediyesi de bu sene gerçekleştireceği etkinliklere bir başlangıç olarak bu gece Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda “Rûmî Senfonik Gösteri”'yi BKM’nin prodüksiyonuyla sunuyor.
Yılmaz Erdoğan’ın anlatımıyla gerçekleşecek “Rûmî Senfonik Gösteri”nin projesini Orhan Şallıel, koreografisi ve danslarını ise Ziya Azazi hazırladı. Gösteride; senfoni orkestrası, tasavvuf sazları, polifonik koro, tasavvuf korosu, virtüözler ve dansçıların yanı sıra, hafızlar ve neyzenler de yer alıyor.
Bir süredir Mevlana konusunda mutlaka bir şeyler hazırlamalıyım desem de sadece Mine'nin bloğunda Mevlana için hazırladıklarına yorum yazmakla yetindim.

Oysa ki 2007'yi Mevlana'yı tanımak için bir fırsat bilerek bol bol okumalı, izlemeli ve yazmalıyım. Ve bir süre önce satın aldığım Akçağ tarafından basılmış [benim ki ciltsiz olandan] Mesnevi Şerhi'ni takip etmekte zorlanmış ve yarım bırakmıştım. Şu an neden böyle olduğunu düşündükçe de galiba Mevlana'yı anlamak için göstermem gereken çabayı yeterince ortaya koymamış olmamdı. Eğlence için okumaya başlamış sonra da çetin sorular karşıma çıkınca da bir kenara kaldırmıştım.

Benim için acı bir itiraf :( Böyle olmamalı... Mutlaka okumalıyım.

Mevlana için bir başlangıç: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mevlana

Not: Yukarıdaki imaj Mine Yaman'dandı. Teşekkürlerimi sunarım.

18 Haziran 2007

Yeniden Tanpınar Okumak

Dün gece nasıl oldu ise yeniden tüm Tanpınar kitaplarını okumaya karar verdim. Elbette araya başka kitaplar da girecektir ancak günde elli sayfa Tanpınar'a ayırabileceğimi düşünüyorum.

Sırası ise şöyle olacak:
  1. Hikayeler
  2. Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  3. Beş Şehir
  4. Huzur
  5. Yaşadığım Gibi
  6. Mahur Beste
  7. Yahya Kemal
  8. Sahnenin Dışındakiler
  9. Edebiyat Üzerine Makaleler
  10. Tanpınar'ın Mektupları
Daha satın almadığım birkaç kitabı daha var:
  1. XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi: Çok ilginç olarak satın almak bir türlü kısmet olmadı.
  2. Edebiyat Dersleri: Prof. Dr. Abdullah Uçman'ın hazırlamış
  3. Mücevherlerin Sırrı Derlenmemiş Yazılar, Anket ve Röportajlar
  4. Aydaki Kadın: Bunu bulmak biraz zor olabilir.
Umarım ki daha başka notları, günlükleri veya da herhangi bir şekilde hazırladığı yazıları kitaplaşır ve eksiksiz bir Tanpınar Külliyatı tamamlanmış olur.

Elbette şiirlerini unutmuş değilim. Şiirlerini okumak için sıraya koymaya gerek yok ki :)

Ve son olarak Hikayeler kitabı, Yaz Yağmuru'ndan kısa bir alıntı:
O, çayı hazırladığı zaman genç kadın da temizlenmiş, saçlarını kurutmuş, sırtında Hacce'nin biricik Avrupa seyahatlerinden getirdiği çay elbisesi, içeriye girmişti. Sabri onun dolapta eski alelade şeyler bulup giyeceğini sandığı için böyle süslenmesine gülmekten kendini alamadı. Genç kadın da bunu düşünmüş olacak ki:

"- Dayanamadım! dedi. Çok güzel elbise, dayanamadım. Eski huyumdur. İyi bir şey buldum mu muhakka sırtıma geçiririm. Daha güzel bir şey vardı ama..."

Sabri onun, karısının açık mor zemin üzerine kahverengi sırma filigramlı elbisesi içinde eski Venedik dilberlerine benzeyeceğini düşündü. Sonra tekrar kadının yüzüne baktı: "Bütün tesir çehrenin sadeliğinden geliyor " diye düşündü.

"- Hakikaten o da size çok yakışırdı."
Benim de canım çay çekti :)

Bu yaz galiba "Tanpınar Yazı" olacak :) Bence harika olacak...

17 Haziran 2007

Noni

Yakın dostum dediğim birçok arkadaşım birbirini ismen tanır. İstanbul'da olanları sıklıkla bir araya getirmeye çabalasam da farklı şehirlerde ve ülkede olanları -şimdilik- tanıştıramadım. Ancak şu bir gerçek ki ismen de olsa birbirlerini bilirler. Çünki Ali Sağlam anlatır. Son yaptıkları başarılı işi, kızlarını (ilginç bir şekilde çoğu kız sahibi) hatta okudukları son iyi kitabı... Bu konuda haklarını helal etmeleri lazım.

Bundan keyif alan bir yapım var. Daha doğrusu örnek göstermek konusunda arkadaşları gibi zengin bir çevrem.

Ancak sadece anlattıklarım bununla da bitmiyor. Kitapları, yazarları ve özellikle blogları da anlatırım. Blog yazarlarının beğendiğim yazılarını bilmelerini isterim. Bu bazen eğleceli bir metin oluyorken bazen de tartışılması gereken iyi fikirler oluyor. Hatta şiir tadında olan ezberlenmesi ile zenginleşeceğimiz müthiş cümleler...

Blog yazarlarını birçok nedenden dolayı önemsiyorum. Onlardan bazılarının Türkiye'nin hatta dünyanın gelecek günlerinde fikir önderleri olacağına inanıyorum. Bazılarının da iyi birer hikayeci veya da şair olarak edebiyat tarihinde yer alabileceğini düşünüyorum.

Bu yeni bir çağ. Eskiden bir dergi etrafında toplanan yazar ve düşünürler bugün bloglar etrafında toplanıyor ve fikirlerini bu şekilde geliştiriyorlar.

Bazıları ise benim için bir roman kahramanı veya da bir filmin başrol oyuncundan farklı değil. Her gün yazmaları ile günün mutlaka takip edilmesi gereken bir işi oluyorlar. Dün ne yaptıkları veya da neye kızdıkları hatta rüyaları, hayalleri ile günün kaçırılmayacak saatini kaplıyorlar.

Dün onlardan biri ile buluştuk ve kahve içtik. Son günlerde azalan yazma sıklığından, nasıl blog tutmaya başladığına kadar... Çok keyifli idi. Bir Noni Fun olarak imza almayı unutsam da harika zamandı.

Bunun için Sibel'e buradan çok teşekkür ederim. Lütfen daha çok yaz :)

"Kendi Hayatı Bırak Ne İçiyorsa İçsin"

Babam aynen böyle demişti: "Kendi hayatı; bırak ne içiyorsa içsin"

Galiba on altı yaşımdaydım. Evin polisi olan annem, cebimde yakaladığı tek sigara için hesap soruyorken, babamın o tavrı manidardı.

"Kendi hayatı", yani benim hayatım.

Elinde sigara var mıydı, hatırlamıyorum ama şu an hala sigara içen babam, belki o gün içme dese idi, "sigara sağlığa zararlıdır" veya bağırsa veya da yapmadığı şey dövse idi, bugün ben sigara içen biri olur muydum? Çok merak ediyorum, doğrusu.

O gün cebimde olan sigara benim de değildi :)

15 Haziran 2007

"Tanpınar'ın Şiir Dünyası"

Mehmet Kaplan "Tanpınar'ın Şiir Dünyası" isimli çalışmasında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirlerini anlatmış. Hocasını en iyi eserleri ile tanıyabileceğimizi, kişiliğinin çok önemli olmasına rağmen bir sanatçıyı tanımanın eserlerinden geçtiğini belirtmiş.

Büyük bir zevkle okuduğum yazarların başındadır, Tanpınar. Romanlarından Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü ve hikayelerinden Yaz Yağmuru'nu daha çok severim. "Huzur" elbette çok önemli bir roman ama mesele keyif almak olunca Saatleri Ayarlama Enstitüsü benim için daha ağır basar.

Ancak Mehmet Kaplan'ın esere verdiğini değer kadar, bir sanatçının yaşadığı dönem, arkadaşlıkları, mektupları, verdiği dersler kısaca hayatının her anı ilgimi çekiyor, bilmek istiyorum.

Bu kitabın başında da "Tanpınar'ın Hatıra Defteri'nin Son Satırları" isimli bir bölüm var ki inanılmaz keyifli bir metin.

İşte birkaç kısa alıntı:
"Gariptir ki eserimi sathi okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyor. Sağcılara göre ben angajmanlarım -Huzur ve Beş şehir- hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden , kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım."
"Az iş yapmadım. Fakat yaptıklarım beni tatmin etmiyor."
"... Bir yığın tezatın adamıyım."
"...Daima, kadınımı sevdim."
Bence fırsatınız olursa -sadece bu bölüm için bile olsa- kitabı satın alın. Eğer bir yerde bu kitabı görürseniz, o an durun ve hatıra defterinden üç sayfayı hemen okuyun.

Kitap: Tanpınar'ın Şiir Dünyası, Mehmet Kaplan; Dergah Yayınları, İstanbul, (tarihsiz!).

14 Haziran 2007

Eski Yazılarımı Özledim

Eski yazdıklarımın nette olmaması beni üzüyor. Tuhaf bir his. Yazdıklarını iyi bulmayan biri için de acı bir durum :(

Arşivi ortadan kaldırdığım gece gözüm kararmıştı ve bir an içinde hepsini silmiştim. Gün geçtikçe de neden fevri hareket ettiğimi çözmeye çabaladım. Birşeylere çok kızmıştım galiba...

Bugün eski yazıları yerlerine yerleştirmek de anlamsız.

Ne yapmalıyım diye düşünürken aklıma Vikipedi geldi. Belki eski yazılardan kişisel bir viki oluşturabilir, yapılması gereken düzeltmeleri de yaparım. Hatta vikilerin yapısına uygun olarak -bir miktar cesaretle de- herkesin düzeltme yapmasına da izin verebilirim.

Bunu galiba yapacağım :)

Belki bir şekilde bunları okuyanlar da katkıda bulunmak isterler.

Not: Kişisel bir viki için seçenek o kadar çok ki bir süreliğine viki hostlarını araştırmalıyım.

Not: Viki de nedir diye soranlar buraya bakabilirler: Vikipedi Yardım

Vikileri herkesin bildiğini düşünenler ise geçenlerde bir sunumda anlatılan bir profesör amcanın vikipedi'den bi'haber olduğunu belirtmek isterim :(

13 Haziran 2007

Cemil Meriç (1916-1987)

Bugün üstadın ölüm yıldönümü. Yirmi yıl olmuş...

"Sol-sağ... Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı..." Bu Ülke'den.

"Gerici, ilerici... Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu." Bu Ülke'den.

"Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır." Bu Ülke'den.


Kitaplığımın bir numaralı kitabı Bu Ülke'dir. Ben "kendi insanımı" Cemil Meriç'ten öğrendim.

Allah rahmet eylesin...

Link:
Resmi web sitesi
Vikisöz Cemil Meriç

Mobil İmza

Sonunda Turkcell'in Mobil İmza servisi ile nitelikli elektronik imzayı kullanmaya başladım. Islak imzaya eşdeğer ilk mobil imzamı da geçtiğimiz Cuma günü attım.

Cep telefonunu geç kullanmaya başlamıştım. İlgimi ancak GPRS ile çekmişti ama zamanla üç operatörden de sim kartlarım oldu. Bugünlerde de aynı anda evde üçü de ayrı telefonlarda aktif durumda :) Nedense...

GPRS ile başlayan serüven sonradan uzun saatler boyunca telefonla konuşmaya bile dönüştü. Gece uyandırılmak veya da uyandırmak ister olmuştum. Tuhaf! İnsan bunu neden ister ki...

Son zamanlarda ise yakın bir yere giderken bazen almadan dışarı çıktığım bile oluyor. Bazen de apartmanın kapısının önünden telefonu almak için geri dönüyorum.

Yanımda her zaman Avea olmasına rağmen, bu Mobil İmza ile ya iki telefon taşıyacağım ya da sadece Turkcell'i yanıma alacağım.

Benim için işte böyle önemli bir meret oldu Mobil İmza'lı cep telefonu :)

Neden mı? Cevabımı bir resimle anlatayım.



Not: Bugün 'spam'a düşen bir sahtekarlık mailini özel olarak tıkladım. Görüntüyü Firefox için yazmayı planladığım yazıda kullanacaktım ama buraya kısmetmiş :) Firefox için yazıyı da bir süre erteledim.

Linkler:
* Turkcell Mobil Imza
** Deniz Tunçalp "Turkcell Mobil İmza"

"Children Of Men"

Çok sıkıntılı bir konu daha. Kiminle konuşmaya kalkışsam -birkaç dost dışında- nüfusu mutlaka kontrol edilmesi gereken temel sorun olarak dile getiriyor.

Argümanlarını ise rakamlarla anlatıyorlar:
  • Nüfusun GSMH'ya etkisi
  • Ailenin iki yerine bir çocukla eğitim olanakları
  • Kişi başına düşen sağlık masrafları gibi..
Nüfus artışı meselesinin problem olmaktan çıktığı günleri anlatan iyi bir film: "Children Of Men"





12 Haziran 2007

Futbol Heyecanım

Babamdan miras aldığım bir heyecan idi.

Tuttuğum takımın futbolcusunun gol pozisyonunda olması ile elimde olmadan yerimden fırlamamı ve ayakta izlemeye devam etmemi sağlıyordu.

Bir an için müthiş bir adrenalin seviyesine ulaşıyordum. Kontrolsüz davranışlardan hoşlanmasam da buna engel olamıyordum. Sonrasında kaçan gollere küfür etmiyordum ama yine de saçma yorumlar yapıyordum.

Ben bir futbol takımı tutuyordum ve oynanan oyunu taraflı olarak yorumluyordum. Hakemin aleyhimize doğru karar vermesi, benzer bir faul pozisyonunda diğer takım oyuncusunun haklı olması veya da saha içine atılan bir şeyde önemli olan gerçek veya da doğru olan değildi.

Sadece kazanmak önemli idi; ne olursa olsun kazanmak; nasıl olursa olsun kazanmak.


Şampiyonlukla birlikte 1996'dan sonra takım tutmadığı söyler oldum. Bu pek kolay bir şey değildi. Hem çevremi inandırmak konusunda hem de galibiyetlerde gizli gizli hissettiğim heyecanlardan dolayı...

Yavaş yavaş azaldı. Bugün nerede ise kalmadığını bile söyleyebilirim.

11 Haziran 2007

Kurumsal Yazılım 2007 Bitti

Üç gün süren kongre bitti. Bence ikinci ve üçüncü günleri biraz sönük geçti.

  • Bazı katılmak istediğim sunumlar iptal oldu.
  • Bir sunumda da tek katılımcı olduğumdan yapılmasını istemedim. Anlatmayı teklif ettiler ama :)
Sinemada tek başıma film izlemeyi çok seviyorsam da -bir kerecik oldu- özel ders gibi bir sunum da pek cazip gelmedi.

Umarım ki seneye daha iyisi ve kalabalığı gerçekleşecektir.

Masamdaki Küreselleşme -1

Başlıklar konusunda da özel bir çaba göstermeliyim. Anlatmak istediğim şey sadece masamın üzerine -özel olarak!- yerleştirmiş olduğum iki kitap ile ilgili bir yazı yazmak iken masamda olmayan bir kürelleşmeden dem vuracağımı düşünmüş olabilirsiniz. Mesele başka... Yazının başında belirtmeliyim diye düşündüm. Buna rağmen başlık çok hoşuma gitti; değiştirmedim. Küreselleşme pek bi'havalı kelime doğrusu :)


İki kitaptan bahsedeceğim. Ancak daha ikisini de okumadım. Niyetim ilk önce kafamda olan bazı ön kabullerimi dile getirmek ve sonra -belki önümüzdeki hafta içinde de- ikinci yazı ile ön kabullerimi tartışmak.

Kitaplar şunlar:
  1. Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk. Fikret Şenses. İletişim Yayınları
  2. Futbol ve Küreselleşme. Pascal Boniface. NTV Yayınları
Konularım ise küreselleşme, yoksulluk, paranın yönü, futbol, gelişmekte olan ekonomiler.

Ön kabullerim ise:
  • Paranın yönü sadece daha çok para kazanmak için değişiyor
  • Bugün para küreselleşme ile kazanılıyor
  • Gelişmekte olan ekonomiler küresel ekonomi içinde var olmaları sadece birilerinin para kazanması için
  • Futbol bir küreselleştirme aracı
Açıkçası pek hoş bir konu olmadığının farkındayım :(

08 Haziran 2007

Akla Esen Olmadık Düşünceler

Uyumak için hazırlanıyordum ki bugün yağmurda ıslandığım aklıma geldi. Sonra kalktım tekrar bilgisayarı açtım; Blogger'a bağlandım ve yeni bir blog daha açtım.

Yolda yürürken, kitap okurken, alışveriş ederken, arkadaşlarla konuşurken yani olmadık zamanlarda akla esen şeyleri yazmak için aklaesen.blogspot.com dedim...

Şimdi uyuyabilirim :)

07 Haziran 2007

İstanbul Bilişim Kongresi Kurumsal Yazılım 2007

TBD İstanbul'un bu yıl ilkini düzenlediği İstanbul Bilişim Kongresi Kurumsal Yazılım 2007 bugün başladı.

İlk gün bence harika idi. Kişisel beklenti ile ilgili birşey bu galiba :)

Yazılacak çok şey var aslında ama özetle:
  • Intel'den Aaron Coday önümüzdeki birkaç yıllın programcılar için neleri getireceğini anlattı
  • Gartner Türkiye Genel Müdürü Arzu Gençoğlu'nun sunumu güzel idi ama öğleden önce son sunum olması ile biraz acele mi etti ne? :)
  • Sabancı Üniversitesi'nden Ahmet Demirelli yine WEB 2.0 anlattı ve ben de bir daha o salondan çıkmadan akşamı ettim
Birkaç gün sonra detaylı yazmaya çalışacağım. Şimdilik bu kadar :)

Dünya Kadınların

Bugün bir kez daha, net olarak gördüm ki; dünya kadınların oyun alanından başka bir şey değil. Erkeği vezir de eden bir kadın; rezil de eden bir kadın. İsterlerse baştacı ediyorlar herkesin ve her şeyin üstüne veya da yerin dipine sokuyorlar çıkmamak üzere.

Biz erkekler için yapacak bir şey yok :)

Gerçekten...

05 Haziran 2007

Hala İhmal Edilen Web

İnternete ilk bağlanan o şanslı azınlıktan değilim. İlk bağlantım 1998'in son aylarında idi. O günden beri ne kadar da çok şey değişti.

Hayatımıza bir Google girdi ki birçok şeyi altüst etmekle kalmadı üstüne üstlük yeniden de tanımladı. Şirketlerin nerede ise tamamı internette bir yer edindi. Devlet büyük bir gelişme göstererek birçok işlemi web üzerine taşıdı. Bankalar, üniversiteler, medya geç kalmamak, faydalanmak veya da kendilerinin bileceğini nedenlerle internet hizmetleri sunar oldular.

Şimdi ise kişiler internette. Birey artık kendini ifade etmek için forumları, grupları, blogları kullanıyor. Fikirlerini, resimlerini, videolarını ve hatta şimdi de anına paylaşıyor.

Ancak bazen öyle bir şey oluyor ki internette mutlaka olur dediğim içeriğe, doğru yerde ulaşamıyorum. Çok düşündürücü bir durum...

Bir şirket neden bir web sitesine sahip olur ki?

04 Haziran 2007

"Love Actually"

Film eğlendirmeli; film günün sıkıntılarını biraz olsun hafifletmeli; film güldürmeli, mutlu etmeli, hayaller kurdurmalı...

İşte size süper bir film: "Love Actually"

Richard Curtis harika müzikler eşliğinde, bir aşk filmi çekmiş olmasına rağmen; uluslararası ilişkilerden, ironinin ne demek olduğuna; psikolojiden aileye kadar nerede ise hayatın binbir yüzünü iki saatin üzerinde anlatıyor. Ancak sonunda keşke bitmese de dedirtiyor :)

Bir başbakanın vereceği kararlarda, bazen çok basit görünen olayların nasıl da etkili olabileceğini izlemek önemli bir durum...



Elbette hayat sadece aşktan ibaret değil ama aşk hayatı farklı algılanmasına sebep oluyor... Hava kapalı, yağmurlu veya da fırtınalı olsa ve sen aşık olsan, inan ki hiçbir sıkıntının önemi yoktur. Belki kıyamet kopmaktadır ama sen yine de sevgilinin kokusu ile dünyayı yeniden inşa edersin.

Gerçekten çok tuhaf.

Ve galiba madalyonun diğer yüzü için yazıya bir cümle daha eklemeli: "Aşk acısından daha beteri de yok."

Not: DVD'lerde en çok sevdiğim kısımlarından biri de silinmiş sahnelerinin olduğu bölümler. Tatları bambaşka oluyor. İşte onlardan bir bölüm. Özellikle de sonunda olan okul kısmı.

02 Haziran 2007

Harika Bir Akşam

Harika bir akşam geçirdim.

Dostlarımı bile bile apartman toplantısı günü davet ettim. Daha doğrusu her ikisinin aynı güne denk gelmesinde, benim tercihim olmamasına rağmen, biraz yorucu olacağını bile bile göz yumdum. Ancak her ikisi için de en uygun zaman sadece bu akşamdı.

Aklımda bir saat apartman toplantısına ayırmak, sonra da bizimkilerin iyice derinleşmiş sohbetine dalmak vardı.

Şöyle gerçekleşti:
Çocuklarla yemeği balkonda yedikten sonra, bir on beş dakika apartman toplantısında bulundum. Sonra izin de isteyerek eve çıktım. Tekrar çağrılınca bir yarım saat durumun netleşmesini izledim ve yine kaçtım :) Bu sefer de yöneticimiz Mehmet Abi eve gelince, yirmi dakikada da defteri yazdım ve imzalanmasını izledim :) Toplantı için Ömer Abi'nin Samsun'dan buralara gelmesine sebep olunca, meselelerin çözümünde net tavrımı, kesin cümlelerle anlatmaya çalışmak boynumun borcu idi :) Bazıları bundan hoşlanmasa da ben böyle yaptım.

Apartman olarak bizim de kendimize göre sorunlarımızın olmasına rağmen, burada oturmakla çok sanslı olduğumu bu akşam bir kez daha anladım. Ev alma komşu al, diyorlar, bir kez daha şahit oldum.

Akrabalarımın maddi zararları pahasına ve bana karşı tavır alma ihtimallerine rağmen apartmanca bir yanlışın gerçekleşmesinde, taraf olmamamıza övünebilirim. Bu bana yeter.

Dostlarım geldiler. Bazı ufak dargınlıklar bitti :) Yine birbirimize sataştık ve yine bol bol güldük. Apartman eski kararlarının arkasında durdu. Komşularım için ek bir yük ve problem oluşmadı. Hem dostlarım, hem de apartman sakinleri benim iki yerde de bulunmaya çalışmamı anlayışla karşıladılar...

Böyle bir akşam, nasıl güzel olmaz ki...

31 Mayıs 2007

Dino Merlin İstanbul'da



Emir Kusturitsa ve Goran Bregoviç gibi birçok ünlü isim, savaş sırasında Bosna’yı terk ederken, Dino Merlin Saraybosna’yı terk etmeyerek farkını ortaya koydu.

İşte bu yürek ister. Elbette gitmesi gerekenler olacaktır. Zarar görmemesi gerekenler de olacaktır. Ancak kardeşlerinin öldüğü bir günde gitmeyenler...

Dino Merlin 3 Haziran Pazar günü, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda saat 20:30'da konser veriyor. Giriş ücretsiz...

30 Mayıs 2007

"Dostlar Alışverişte Görsün"

Kendime engel olamadım ve aday oldum. Aslında sadece oy kullanacaktım.

Hem oy kullanmamakla övünürken Blogger's Choice Awards'a bloğumu ekledim :)

Sizlerde bloğunuzu ekleyin ve lütfen bana haber verin ki -karşılığında oy beklemeden- size de oy vereyim :) Cidden...

Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum ama -son zamanlarda sözlerini tartmadan yazanlar olsa bile- blogların Türkiye'nin geleceği olduğuna inanıyorum.

My site was nominated for Best Foreign Language Blog!

29 Mayıs 2007

İstanbul İstanbul

Neden hala İstanbul?

İstanbul'da doğmadım. İki yaşımda gelmişim. Bizimkilerin altmışlarda başlayan İstanbul yılları nerede ise herbirinin tekrar Kırklareli'ne dönmesi ile son bulmakta olmasına rağmen neden ben hala İstanbul'dayım?

O kitaplardan okuduğum Boğaziçi Medeniyeti'nden, bir gün bile olsa yaşanacak zamanı olmayan; trafiği canavar, sokakları korkulu, insanları kaba ve arsız bu şehir neden hala beni çekiyor?

Yahya Kemal şöyle diyor:
Gelmek’çün ikinci bir hayâta,
Bir gün dönüş olsa âhiretten:
Her ruh açılıp da kâinata
Keyfince semada bulsa mesken;
Talih bana dönse nâzikâne
Bir yıldız verse mâlikâne;
Acaba bana da ikinci bir hayat bahşedilse, Yahya Kemal gibi bir yıldız mesken verilse, yine de İstanbul'da mı yaşamayı isterdim?

Bilmiyorum!

Büyük Şair ise şöyle devam ediyor:
Bigâne kalır o iltifâta
İstanbul’a dönmek isterim ben.


Not: Lostvari bir şekilde diyecek olsam, "Vardır bir gizemi" derdim, galiba...

28 Mayıs 2007

Koltukta Uyuya Kalmak

Gece film izlerken yine koltukta uyuya kalmışım. Gecenin üçünde, üşümüş bir halde, başım ağrıyorken kalktım. Son zamanlarda, daha doğru nerede ise her yaz bunu yapıyorum. Ne çok seviyorum bu koltuğu...

Hafta sonunda ise bizim çocuklarla iki defa sinemaya gittik. İlki Karayip Korsanları Dünyanın Sonu süperdi. Çok eğlendim. Diğeri ise uzun zamandır beklediğim bir David Fincher filmi olan Zodiac idi.

Filmler hakkında okumadan, kim çevirmiş olduğuna bakmadan mı izlemeli bilmiyorum ama Zodiac beklediğim gibi değildi. Fincher'in Panic Room iyi idi; The Game harika idi; Se7en ise kusursuzdu ama bu... çok uzun ve hikaye anlatımı olarak pek eğlenceli değildi.

Bir pazar gününde, en azından bir piknik alanında, kuş sesleri eşliğinde, sabah erkenden uyanıp marketten satın aldığınız domates, biber, salatalık, peynir ve belki de biraz şansınız varsa çay eşliğinde sevdiklerinizle olmak yerine eğer film izlemeyi düşünüyorsanız Zodiac doğru bir tercih olmayacaktır.


Karayip Korsanları ise tercih meselesi edilebilir. Ancak unutmamak lazım ki her yaştan izleyicisi bulunan böyle büyük bir filmi, Hollywood bazı özel şeyleri işlemekten geri durmayacaktır. Bunlardan biri de iş için her şeyi yapabileceğimiz. Yine şöyle bir söz vardı: "Kişisel değil; sadece iş!" Kaç filmde, kaç dizide duyduğumu hatırlamıyorum ama gereğinden fazla olduğu kanısındayım.

Pazartesi sabahı, yine de piknik mi, Karayip Korsanları mı diye sorarsanız; ben gündüz sessiz bir piknik, akşama da sinema derim.

Hem Elizabeth kimi seçecek? Kaptan Jack Sparrow mu, yoksa William Turner mı?



24 Mayıs 2007

"İyi İş" veya Hayat

Soyadını telaffuz etmeyi bırakın, yazmakta bile çok zorlandığım Mihaly Csikszentmihalyi'nin bir süre önce İyi İş isimli kitabından bahsetmiştim. Hatta MESS'in bastığını ve çok beğendiğimi yazmıştım. Kitabı okurken bunu mutlaka blogta yazmalıyım dediğim bir bölüm vardı. Bugün bir parça anlatmaya çalışacağımı düşünüyordum ki sabah önce selinzz'in sonra ustertuna'nın yazılarını okuyunca, yazıyı bir miktar daha ertelemeye karar verdim.

"Dışarıda Yaşam Var" yazısında selinzz şöyle diyor:
Birbirine bağıran kızan; insani hırsla birbirini üzen insanlar yok.. Yetişme, yetiştirme derdi yok; 17 inch ekranlara sıkışmamış insanlar var ve muhtemelen şatafatlı plazalarda -neredeyse- yaşayan insanlardan daha mutlular..
"Birey ve Toplum" yazısında, ustertuna:
Sonra birden bire birey olduğumuzun farkına vardık. İletişimin hızlanması sayesinde TRT2 ler sonra da Magic Box'lar girdi hayatımıza. Telefon yazdırmaz olduk. Herkesin evinde telefon yokken herkesin elinde telefon oluverdi. Otoyolarda hızlandık. "Bi kaset koyup, neşemizi bulduk". Daha çok kazandık, daha çok harcadık. Bi sürü alışveriş merkezimiz oldu. Hem de klimalı.
İki yazıyı da mutlaka okuyun derim...

Not: Bir süre önce Google Reader'dan bir script ile beğendiğim yazıları işaretliyor ve blogta gösterilmesini sağlıyordum. Tasarım ve yazılara yine sıfırdan başlayınca yerine yerleştirmemiştim. Şimdi de beğendiğim yazıları link olarak toplamak yerine bunları barındıracak bir blog daha iyi olur diye düşünüyorum...

23 Mayıs 2007

Mezar Taşı

Konuya nasıl başladığını hatırlamıyorum. O gün, özünde galiba şöyle birşeyler söylemişti: "Ölüm ilanımın çok özel olmasını istiyorum" ve eklemişti "Benim çok ilginç bir hobim var; ölüm ilanlarını takip ederim."

Galiba hayatta yaptıkları ile anılmak ve asla unutulmamak istiyordu. Başarılı bir kariyer ile bunu sağlayacağını düşünmüş olabilir. Belki de bir anne olarak çocukları ile anılmayı umut ediyordu.

Bilmiyorum ama o an böyle bir konuşma hiç hoşuma gitmediğinden konuyu değiştirmiştim. Oysa ki yapılması gereken -bana vazife olmamasına rağmen- iyice deşmek ve meseleyi ortaya çıkarmaktı.

Bir başka boyut için, Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Fahim Bey ve Biz" isimli romanının ilk bölümü olan "Bir Ölüm Haberi" okunmaya değer. Fahim Bey'in ölümü üzerine gazetede "Hazin Bir Vefat" başlığı altında bir fıkra çıkar. Ancak ertesi gün, Fahim Bey için yazılan "eski maslahatgüzarlarımızdan" olmadığını belirmek için bir tekzip yayınlanır. Halbuki birkaç gün bile olsa bu işi yapmıştır.

Zavallılar! Kim bilir, haklı veya haksız böyle tekzipler karşısında ne kadar müteessir olurlar! Ya biçare Fahim Bey! Kendi kendime "O eğer ölmemiş olsaydı, belki bu tekzip yüreğine iner, bu vaka karşısında ölürdü!" dedim.

Önemli olan iyi hatırlanmak, anılmak, unutulmamak.

Bunları başaramamışlar için mezar taşları bir süre vazifeyi yerine getiriyor. Bugün hafif.org'ta "Mezar Taşınızı Şimdiden Hazırlayın" başlığını görünce, Tombstone Generator ile kendime bir mezar taşı hazırladım.

İnsan kendini pek iyi hissetmiyor :(

Dürüstçe söylemek gerekirse Azrail vazifesini yapmadan bir parça hayalim var: Çok sevmiş, çok sevilmiş olmak; yazmış, başarılı olmak; hayallerini gerçekleştirmiş; bir baba, bir dede olarak yaşamı tamamlamak (amin)...

21 Mayıs 2007

"Bir Teyze Daha"

Bir adam, bir olaya şahit olur ve bunun için de ses kaydı yapar, güzelce yazmak istedikçe de batırır. Az önce bir karar aldım ve baştan yazdım; yine olmadı. Hikayem güzel ancak anlatamıyorum. Belki de yazılmaması gerekiyordu ama anlatmak istedim :(

Sorularım Var

  • Bu yaz susuzluk çekecek miyiz?
  • Sabaha kadar yağmur yağsa barajlar dolar mı?
  • Küresel ısınma mı, yoksa kuraklık mı?
  • Islanan gömleğim mi, yoksa ben miyim?
  • Sabah yağan yağmur ile gece yağan yağmur arasında fark var mı?
  • Yağmurda ıslanmak neden dinlendirici oluyor?
  • Çicekleri yağmur suyu ile sulamanın faydası olur mu?
  • Yağmur suyu içmenin özel bir şifası var mı?
  • Yağan yağmurun neden romantik olduğu düşünülür?
  • Ne zaman yağan yağmur altında yürürken mutluluğu hissedeceğim?

... gibi sorular aklıma geldi. Cevaplarını bilmiyorum sadece birkaç soru sormak istedim.

18 Mayıs 2007

Sabah Sabah

  • Sabah sabah aklıma nereden geldi ise yıllar evvel satın almış olduğum ayakkabıları, neden yirmi bir gün giydikten sonra bir daha hiç giymediğim geldi. Onlarla basketbol oynamayı düşünürken futbol oynamıştım. Neden?
  • Bazen aldığım kitabı okumak için aylarca bekliyorum. Bunun da neden böyle olduğunu bilmiyorum.
  • Papatya falını ilk defa nerede öğrendiğimi hatırlıyorum ama kaç yaşımda olduğumu hatırlayamıyorum. Oysa bir çocuk olsam da papatya falları ne kadar da saçma gelmişti.
  • Bak şimdi de kaç yaşımda olduğumu hatırlayamamak canımı sıkıyor.

Nasıl oluyorda nerede olduğunu adım gibi hatırladığım, anlamsız bulduğum papatya falları, şimdi gözüme pek bir özel gözüküyor. Yoksa yaşlandıkça saçmalamaya mı başlıyorum?

Alış-veriş merkezinde papatya tohumları görünce satın almakta ne oluyor?

Dedim ya, sabah sabah... İşte aklıma esti ve bir süredir evde bekleyen papatya tohumlarını ekmeye niyetlendim.




Aslında olayın bir başka boyutu daha var ki anlatmalıyım: Demet'in Papatya Falları şarkısını birkaç kez radyoda dinleyince çok huşuma gitti. Alışverişe çıktığımda da tohumlarını görünce dayanamadım satın aldım. Evde hala ekilmeyi bekliyorlardı ki bu sabah uyandım ve tohum ekmek için güzel bir gün dedim.

Yok, olayın Schrondinger'in Kedisi ile bir ilgisi yok ama belki fikrim değişebilir.

Sabah sabah; tövbe tövbe!